Lavinya Dergisi

TUZ HİKAYESİ
Nurten K. TOSUN

Rakamlardan öykülere yolculuk. Kalem, kağıt, düş ve pamuk şeker eşliğinde...

Yar! Yıllardan bir yıl, aylardan bir ay, günlerden bir gün. Yüreklerde buhran, dışarıda sisli hava var. Uyumak ve uyumamak arasında gelen giden bir hafıza, geçmişi sorgulayan gözler dans ediyor ruhumda. Hani yazarın “Ne kadar güzel bir gün çay mı demlesem intihar mı etsem karar veremiyorum?” dediği noktadayım. Demlisi de iyi giderdi hani demeden geçemiyorum. Onun sesi kulaklarımda çınlıyor, duymayı reddedemiyorum. “Ne kadar seviyorsun beni?” Sahi böyle bir soru sorulabilir mi? Çiçekler, pırlantalar, pahalı hediyelerle mi sevgiliye seslenmeli? Ya aklıma gelen, sonra dilimden düşen cevaba ne demeli? “Tuz kadar.” Tuz kadar seviyorum seni. Elbette beklediği cevap bu değildi. Belki de aklıma Jüpiter kadar, kâinat kadar cümleleri gelmeliydi. Oysa çocukluğumda okuduğum o hikâyeyi o da bilmeliydi! Böyle çekip gitmeyi seçmemeliydi! Kral gibi bir gün o da dönecek mi? Görüldüğü kadar minik bir hacim mi kaplıyor sahi tuz dedikleri? Yoksa tuz bu hikâyede ufak bir kinaye mi?
Kayıp sevgili! Hiç bilmiyor olmalı derinde anlam aramayı! Dinlemeyi! Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Pireler, develer derken, beşikte sallarken, padişah üç kızına sormuş: “Beni ne kadar seversiniz?” Büyük kız: “Dünyalar kadar.” Ortanca kız: “Kucak kadar.” Küçük kızı da “Tuz kadar.” severim demiş. Padişah küçük kızına çok kızmış. “Tuzdan değerli bir şey bulamadın mı?” diye haykırarak kovmuş. Bir rivayete göre de cellata teslim etmiş derler, diğeri bahsi geçenlerin padişahın oğulları olduğunu. Yıllar geçmiş. Padişah bir av dönüşü yolunu kaybetmiş. Hayat işte! Nice rastlantılara, derslere gebeymiş. Ormanda yaşayan küçük kızının evine bilmeden gitmiş. Koca padişahın yolu düşmüş, yemekler yapmış kızı. Aradan yıllar geçince babası da tanımamış onu. Elbette yemeklere tuz koymamış eli. Padişah ağzına alamamış böylece tek lokma. İşte o zaman anlamış tuzun önemini.
Yabancı! Hangi tartı ölçer kimin neyi ne kadar sevdiğini? Senin değerlin saf ipekten kumaş, benimki basma bir entariyse giyilmez mi? Gel ya da git! Tuz yahut şeker! Dilini tatlandıran herhangi biri olamaz mı? Bilmem ki sözlerimde kusur aramak mı amacın? En kadife sesimle anlatsam sana bu masalı, bedenin can kulağıyla dinler mi? Evvel zaman, kalbur saman desem çocukluğunun ayazları sızlar mı? Gidenin bahanesi bugün tuz ise yarın havadan nem kapmak değil mi ki? İnsan sevdiğine kırılmazmış. Kırılmadım! Sonunda çay demlemeye karar verdim, demli. Hala ruhum buz. Hava sisli. Ah ciğerim! Ciğerim cız! Açık yaradır bende ki ama… Ona da basarım yine tuz!