Lavinya Dergisi

MASA
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

Sessizliğin büyüyüp büyük bir gürültüye dönüştüğü bir anda istemsiz kımıldadı oturduğu yerde. Masaya dayadığı dirseklerinin acıdığını fark etti fark etmesine de pek önemsemedi. Zihninde dolaşan düşüncelerin birbirine karışmış ayak sesleri boş bir noktaya dalıp giden gözlerinden yayılıyordu sanki. Soluduğu hava daha bir ağırlaşmıştı, çökmüş omuzlarına abanıyordu ve salisenin her hareketiyle iyice gömülüyordu sandalyesine. Gecenin karanlığında sinsi akrep saatten çıkıp iğnesini batırıverecekti sıkıntıyla kabaran yüreğine, patlayıverecekti ne varsa tuttuğu içinde. Belki de zehre yine zehir gerekti… Kim bilir...
Tam büyüyen sessizliğe yakışır büyük bir yudum alacaktı elindekinden, “Tabi ya” diye tok bir ses duydu, duyduğuna inanmayarak aldığı yudumun ağzında bıraktığı soğukluğu hissederek genzinden aşağıya yuvarladı. Genzinden aşağıya ne çok şey yuvarlamıştı. Söze dökülemeyen ağız dolusu onca cümle, kıymık gibi boğazına bata bata içe atılmıştı. Ortasından ikiye ayrılan kırık kelimeler yutkunmaya çalıştıkça daha da derine saplanmıştı. Odadaki havayı tamamen tüketmek istercesine derin bir nefes çekti ve “Söylenmemiş cümlelerin ağırlığını taşımak… Ne ağır bir yük!” diye hayıflandı kendince ve ekledi: Kimse bilmez…
“Bilmez miyim?” diyen aynı tok sesi duydu ve bu sefer duyduğundan emindi emin olmasına da şaşkınlıktan büyüyen gözlerle bakındı etrafına. Son zamanlarda anlam veremediği şeyler arasına yeni bir şey daha eklenmişti işte. “Ağırdır sürekli bir şeyleri taşımak…” dedi ses. Basbayağı önünde duran masadan geliyordu bu. İnanmak istemedi önce ama sonra zihninde canlanan kareler eşliğinde aslında tam da inanmak istemediği şeylerden vurulduğunu hatırlayınca tepki vermedi. Sessizliğine yeni bir sessizlik ekledi. Sessizlik büyümeye devam ediyordu ki aynı ses konuşmayı sürdürdü. “Bir masayla empati kurdun mu hiç? Sanırsın ki cansız bir nesne o, üzerine binen yüklere sesi çıkmaz. Eklendikçe eklenir üzerine, o nasılsa taşır… Taşır taşımasına da yorulur be!”
“Haklıydı… O gece tüm iç sıkıntısıyla beraber üzerine abanmaktan dirsekleri çürümüştü. Peki ya masa? Onu hiç düşünmüş müydü? Dirsekleriyle beraber neler neler koymuştu onun üzerine… Yudum yudum yuvarladığını, arada bir çatalladığını, gecenin karanlığını, saatin tik taklarını, iç sıkıntısını, erimiş bir mumu ve onun titrek alevini, devasa sessizliği, gürültülü zihnini, kullanılıp atılan kalbini, söylenmemiş cümleleri, kırılan kelimeleri, parmak uçlarının izlerini ve hatta gölgesini, saçındaki beyazları, yüzündeki kırışıklıkları, alın terini, yetmezmiş gibi iç sesini, korkularını, endişelerini, hayal kırıklıklarını, pişmanlıklarını, boyun eğişlerini, razı gelişlerini, ara ara isyan edişlerini ve özlemlerini, beraberinde özlediklerini… Küçük bir an içinde, o gece bir ömür koymuştu masaya. Taşımıştı masa… Taşıyordu hâlâ… Boşuna dememişti Cansever, ‘masa da masaymış ha!’ “
Zihninden geçirdiklerine cevap olarak “Ben taşırım taşımasına da peki ya sen?” diye sordu masa, tüm ağırlığıyla o kalkıp gitmeden. Sorusu bir süre havada asılı kaldı. O gitti… Masa sorduğu soruyu da alamadığı cevabı da sırtlandı. Sessizlikse büyümeye devam etti. Belki bir kelime daha kırılıverdi orta yerinden ve saplandı derinlerde bir yere. Ara ki bulasın insanın içindeki söylenmemiş cümleler çöplüğünde…