Lavinya Dergisi

KAYISI AĞACINA ELEJİ
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

(Bir sabah hunharca kesilmeye çalışılan kayısı ağacına ahde vefadır.)

Toprağın bağrından uzattığımda başımı, beton yığınları arasından maviliğiyle sarmalandım gökyüzünün ve her defasında daha da uzattım başımı, hatırlatarak kendime sabrı. Küçücük bir çekirdeğin içinde gizliydim, tohum oldum, toprağa tutundum. Emek emek işlendim, mevsimler geldi geçti… Kışı gördüm, baharı gördüm, yazı gördüm, tutundukça kök saldım, boy verdim, büyüdüm. Bir ağaç oldum, dallandım, çiçeklendim, meyve verdim. Cıvıldaşan kuşlara yarenlik ettim, rüzgârla şarkılar söyledim, yağmurla yıkandım, Güneş’le bereketlendim. Korudum, kolladım, yeri geldi gölge ettim, yeşil yapraklarımla huzur verdim. Komşuları dinledim, her pencereden farklı sesler duydum, sırdır, kimseye söylemedim. Ben tek derdi meyve vermek olan bir ağaçken, bir sabah elektrikli testereyle kesildim. Canım yandı, sesim çıkmadı. O zaman içerisinde emek emek büyüttüğüm dalları an içerisinde teker teker biçtiler. Üzerimde daha olmayı bekleyen meyvelerim toprağın üstüne serildiler. Ağlıyordum ama görünmüyordu gözyaşlarım. Son dalımı da keseceklerdi, çırılçıplak bir sap olarak kalakalacaktım.
Ta ki bir ses yankılandı pencerede. Tanıdık bir ses… Çok zaman duymuştum o sesi, geceleri herkes uyuduğunda bir fısıltıyla dertleşirdi bu ses benimle. Yemek kokusu değil de kitap kokusu yayılırdı penceresinden, loş bir ışık süzülürdü, parmak uçlarından yayılırdı kimi zaman bir şiir, kimi zaman bir öykü… Kimi zaman da ezgiler sızardı camından, böylelikle benim de canım sıkılmazdı. Bir paylaşım vardı aramızda, gizli bir anlaşma… Sabaha karşı yatağına yollanırken, aynı ses bana “Günaydın” derdi, dallarımla selamlardım onu, bilirdim o da beni duyardı. Duydu da… Geldi pencereye, o yumuşak sesi yoktu, dallarımı yerde gördüğünde gözlerinde çakan hiddeti gördüm, bana bunu yapanları durdurmaya çalıştı elinden geldiğince. Durdurdu da… Son dalımı kurtardı, kestirtmedi. Bunu bana yapanlar gidene kadar bekledi başımda, gözleri doldu, sesi titredi. Sonra girdi içeri, kapattı penceresini… Ağladığını duydum onun, içini çeke çeke ağladığını…
O hıçkırıkların arasında, daha sağlam tutundum toprağa. Toplayıp götürdüler dallarımı. Etrafa saçılan yapraklarıma baktım, kendime bir kez daha hatırlattım: Ne kadar kaba olsalar da, kırıp dökseler de, parçalasalar da bir kez köklendiysek hayata, tek dalla da olsa kırıldığımız yerden büyürüz, yine yeşillenip meyve veririz zamanla. Ve sonra o sese seslendim kendi dilimce, duyduğunu biliyorum ki gözlerini sildi ve yürekten dua etti.
“ Üzülme, meyve veren ağacın kaderidir bu…
Taşlanır…
Beşer dediğin, insafsızdır
Senle kurduğum bağı anlayamazlar
Söz, ikimizin arasında sır!”