Lavinya Dergisi

İÇİMDEKİ ÇOCUĞA
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

İçimdeki çocuğa seslendim bu gece, bir süredir o cıvıltılı sesini duymadığımı fark ettim. Belli keyifsizdi biraz, pek havasında değildi, yoksa mahrum bırakmazdı beni o içten, neşeli hallerinden. Duydu beni ama bir süre ses etmedi, anlaşılan sessiz kalmak tercihiydi. Sessizlik de çok şey anlatabilirdi kimi zaman, büyürdü birbirini iyi bilenler arasında susarak konuşulan bir lisan… O sessiz lisana kulak kesildim ben de, seyre daldım kalbimde bağdaş kurmuş o hüzünlü miniği. Dudağı bükük, gülümsediğinde güller açan yüzü ise gölgeli. Çorak bir zemin üzerinde, kurak bir iklimde sanki, suyun serinliğine ve bereketine muhtaçmış gibi… İçim acıdı onu böyle görünce, kalbim titredi. Beni saran sızıyı hissetmiş olacak ki büktüğü boynunu bana doğru kaldırdı, buğulanmış gözleri bir süreliğine gözlerime değdi. O anda bir fırtına koptu, gözlerinin yağmur yüklü bulutları daha fazla direnemedi, zamandan bağımsız mevsim değişiverdi. Sicim gibi akan gözyaşları ruhumun oluklarından benim de göz pınarlarıma hücum ediyordu. Sorgulamıyordum, hissedilenin yanında ne olup bittiğinin önemi kalmıyordu bazen. Bilinen her şey silikleşiveriyor, hissedilen ise canlı kanlı duruyordu önünde işte. Sessiz anlaşmamızda bu gerçekliğe de biat etmiştim. Acının buluşturduğu ortak hükümlerdi bunlar.
Ağlamanın rahatlatıcı parmakları biraz olsun ona şefkatiyle uzanmış olacak ki bacaklarını kıpırdattı, oturuşunu değiştirdi ve derin bir iç çekişle aramızdaki sessizliği o bozdu.
“Üzgünüm” dedi, “hem de çok üzgün.”
Sesi titredi, cılızlaştı ama devam etti: “Büyümek böyle bir şeyse ben büyümek istemiyorum.” Bunu söylerken minik parmaklarıyla kalbimi gösterdi. Çatlaklarla dolu, yüzeyi kırık kırık, kuraklaşmış kalbimi gördüm onun gözlerinden. Umut dallarımın solduğunu, inancımın çoraklaştığını, hayallerimin paramparça olduğunu gösterdi bana. Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım, belki de benden bir şey söylememi istiyordu ama çaresizce sessiz kalışımı görünce o dev yürekli minik konuşma cesaretini tekrardan gösterdi. “Depremler oluyor bu kalpte sürekli, umut ve hayaller yıkılıyor bir bir… Göçük altında kalmaktan korkuyorum. Karanlıktan korkuyorum. Sevgisizlikten üşüyorum. Büyüyünce böyle mi oluyor? O zaman ben büyümekten korkuyorum.” Domino taşları gibi birbiri üstüne yıkılan cümleleri dudaklarının arasından çıktığı gibi o elmayı andıran yanakları tekrardan ıslanmaya başladı.
Kıyamadım ona daha fazla, bağrıma bastım, şefkatle sarıp sarmaladım. Yarın güçlü bir kadın olmak zorunda bırakıldığında, o göğsünü hayata siper ettiğinde, aldığın kurşun darbelerine rağmen yaşamaya devam etmek zorunda kaldığında beni anlayacaksın demek istedim ama sustum. Her şeye rağmen korkmasını istemiyordum. Güneş’in damladığı sarı saçlarını okşadım. Ve ben de sessizliğimi bozup boğazımda düğümlenenleri çözdüm: “Gözbebekleri hiç büyümez biliyor musun küçüğüm? Sevgiyle bakmayı bildiğin sürece, kalbin kırılsa da o bebek masumiyeti hiç kaybolmuyor gözlerden. Gözbebeklerine baktığında hiç büyümediğini göreceksin. Korkma!”
Gözlerimin içine bakarak aynadaki görüntüme gülümsedim ve sevgiyle göz kırptım: “İnanmıştım ve hâlâ da inanıyorum.”