Lavinya Dergisi

GÖĞÜS KAFESİ
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

Zamanın içinde bir yerlerde, bir ayağım geçmişte, bir ayağım gelecekte kendimi aradım durdum, anda kalmayarak kendimden daha da uzaklaştığımın farkında olmayarak… Tüm yaşanmışlıklarını sinesine sığdırmaya çalışmış bir zaman yolcusuydum, bir avuç kalbi dev yorgun… Canla başla kulaç attığım sahte denizlerin sığ sularında boğuluyordum. Bir çığlık atmaya takatim yoktu, ben ki nefes almayı bile unutmuştum.
Kendimi bu kadar kaybetmişken yalnızlığımın güvenli kıyılarına vurdum ve işte o anda kendime tutundum. İçi gürültülü bir sessizlik yeminiydi bu. Kendime anlattığım masalları bir ben duydum. Yumru yumru boğazıma dizilen cümleleri sinemde uyuttum. Bu meşakkatli yolculukta kendimi bulmuştum bulmasına da insan ait hissettiği yeri de bulmak istiyordu. Eksik değildim, tam olmuştum ama tamam olmak için aidiyete varmalıydı yolum…
Öğrendim ki aidiyet, göçebe ruhların en büyük terbiyecisiydi… Ait olmak isteği sarıp sarmalarken bir benliği, ehlileşiveriyordu da insan. Yalnızlığın sert köşelerini yumuşatan oydu çünkü. Ait olan insan tutsak olmuyordu, aksine değişik bir özgürlüğe doğru yol alıyordu.
Yıllarca sinemin altında çırpınan avuç kadar bir kuştu kalbim… Özgürlüğe sevdalı, yalnızlığına prangalı… Önce o kuş kendini buldu, sonra diyar diyar ait olduğu yeri ararken göğüs kafesine kondu... Dünya dediğin bir avuçluk yerdi, kalbim kalbini mesken tuttu. Benim yerim, senin göğüs kafesindi…
“Aidiyet duymak bir göğüs kafesine…
Ve özgürlüğe uçmak o sinede…
Böyle bulunur o yol
Tüm önceki kayboluşların amacı
Yükselip indikçe, nefes nefes dönmektir evine belki de…”