Lavinya Dergisi

KENDİME YOLCULUK
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

     Bir pencere kenarındayım yine. Sonbaharın sarıya sevdalı saltanatına karşı yeşil kalmaya direnen birkaç ağaç ile bakışmaktayız. Gök çehresini karartmış, somurtuyor. Bulutlar ha döktü ha dökecek içinde tuttuklarını. Böyle olunca tüm şehrin üzerine aynı anda yayılıyor hüzün. Bazı duyguların bulaşıcılığı sorgulanmamalı zaten. Mevsimin de doğası bu. Elden gelmiyor bir şey!

     Uykusuzluğun verdiği ağırlıkla kısılan bakışlarım yavaşlıyor.  O daldan bu dala konmak için acele etmiyor. Önünde uzanan sık yaprakların arasında kendine korunaklı bir yuva arıyor belli ki. Biraz dinlenmek, belki de biraz kendini dinlemek… O sırada odağı değişiyor gözlerimin. Dış dünyanın sesini iyice kısarken ağırlaşan göz kapaklarımla içime bakmak için yelteniyorum. ‘‘Bunun için dermanın var mı gerçekten?’’ diye soruyorum kendime. Cevap beklemeden, son bir gayret diyerek inmeye başlıyorum merdivenlerini kat kat yükselen odalarımın. Her basamakta daha çok yoruluyorum. Soluk soluğa kalıyorum çoğu zaman. Ne de olsa öyle kolay bir hedef değil insanın içine yolculuk  yapması. Zamanın yarıkları, yaşamın yaraları arasında dolandıkça ayağına batıyor kırıklıklar, kırgınlıklar. Kan var bu işin sonunda, ter var, yaş var! Acıdan kaçınmak yok! Acıyı göğüslemek var! Acıyı bağrına basmak… Göze almak!       


     Acıyı kırpıp kırpıp göğ(s)üne yıldız yaptığında korkutmuyor karanlık. Kırılıp paramparça olduğunda ve o parçaları tekrar tekrar birleştirmek zorunda kaldığında öğreniyorsun acının aynı zamanda üretken bir şey olduğunu. Çıplak elle tutabiliyorsun onu ve yine ellerinde dönüştürüyorsun. Büyümek biraz da böyle bir şey. Parmaklarını sımsıkı kapatmıyorsun o zaman, özgürlüğün tutunmamaktan geçtiğini de anlıyorsun. Hafife almadan… Ama ağırlıklarından kurtularak… Zıtlıklar bir arada yine, ne güzel değil mi? Ama ne yapalım, dengesi bu dünyanın.


     Terazinin kefelerini eşitlemeye çalışmak her zaman kolay olmuyor. Kendinden çıkardığın kaç kendin var? İşin yoksa hesapla. Bazen çoğalmak için eksilmek gerekiyor. Matematiği de farklı bunun. Ya da en çok eksildiğin yer, aslında kendini kendinle topladığın zamansa? Çözümü zor bir bilmece gibi dikiliyor önünde hayat. Kurallar yeniden yazılıyor. Yıkılıyor, inşa ediliyor, sonra tekrar sil baştan… Bir döngü bu, kendinden kendine uzanan… Mutluluğun yolu acıyla döşeli. Ayaklarını kanata kanata geçtiğin yollara dönüp bakınca ödediğin bedeller seriliyor önüne. O yol uzun, o yol meşakkatli. En az içime yaptığım bu yolculuk kadar! Akıttığım kan, döktüğüm ter ve yaş… Mutluluk da göze alınan bir şeymiş, acıyla öğrendim ben! Faturamı da kendime kesiyorum bu yüzden! 


     İçimi dinliyorum, gözlerim kapalı! Beni bu havalar mahvediyor, beni yine bu havalar ihya ediyor! Bulutlar ağlayabilirsiniz! Yağmurun da bir güzelliği var! Yeşil kalmaya direnirken sarıya küsmüyorum! Bakışlarım tekrar ağaçlarda! Pencereyi açıyorum, biraz nefes almaya çalışarak soruyorum kendime: Sahi ben geldiğim bu yollardan kaçıncıya dönüyorum?