Lavinya Dergisi
UÇURUMUN KENARINDAKİ SIR
Fırının kapağını açarken ikinci kek denememin artık başarılı bir sonuç vermesi için dua ediyordum. Yıllardır her defasında nasıl oluyordu da tek seferde şu keki yapamıyordum? Fırından gelen o mis koku eşliğinde bir sanat eseri olan kekime baktım. Bu da ilki gibi çöpe gitmeyeceğinden, keki tezgâha koyar koymaz kendimi alkışladım. Böyle küçük şeyler başka insanlara göre basit gelse de ben en ufak başarımı bile kutlarım. Kekimi sunum tabağına koyup yeni ısıttığım bir fincan sütle beraber tepsiye yerleştirdim. Sanat eserim ve ben kızımın odasına doğru yol alırken kızımın odasından sesler geldiğini duydum.
Kızımın uzun süredir hayali bir arkadaşı vardı ve onunla sık sık sohbet ederdi. Bu durum ilk kez olduğunda çok endişelenmiştim. Önce bir sürü kitap okumuş, konuyla ilgili videolar izlemiştim. Bir süre sonra da eşimle bu durumu konuşmuş, endişeli olduğumu söylemiştim. Tabii ki kendisi benim kadar endişelenmemişti. Çünkü küçükken onun da hayali bir arkadaşı varmış. Tabii ki bu bir yalandı. Söz konusu çocuğum olunca bazen fazla paranoyak olduğum oluyordu. Onu tek başına asla evden çıkarmadığım, geceleri uyuyana kadar yalnız bırakmadığım oluyordu. Hatta sırf kendi endişelerim yüzünden onu bir anaokuluna göndermemiştim. Ondan bir saniye dahi ayrı kalmak istemiyordum.
Tüm endişelerim sonucunda bir psikiyatriste danışmıştım. O da bana tıpkı kocamın söylediği gibi şeyler söylemişti. Muhtemelen o da endişemi abartılı ve yersiz bulmuştu. Bir süre sonra aslında bunun ona bir zararının olmadığını öğrendim. Küçükken ben de asosyal bir çocuk olduğum için bazen kendi kendime konuşurdum. Bunun da onun yaşadığı duruma benzediğini düşünmeye başladım.
Elimde tepsiyle odaya girerken kızım koşarak kapısını benim için açtı. Minik elleriyle masasının üzerini gösterip “Anneciğim, buraya koyabilirsin.” dedi. Bu beni şaşırtmıştı çünkü genelde yerde oturarak yemek yemeyi severdi. Sorgulamadan tepsiyi işaret ettiği yere bıraktım. Ardından yere, onun yanına oturdum. Ben otururken bir anda çığlık atıp “Anne, ne yapıyorsun? Orada arkadaşım oturuyor. Onu öldürmek mi istiyorsun?” dedi.
Korkudan bir anda ayağa kalkıp az önce oturacağım boşluğa baktım. İlk kez kızım bana sesini yükseltmişti ve bunu o aptal hayali arkadaş yüzünden yapmıştı. Açıkçası bu beni çok kırmıştı.
Asık suratımla az önce oturacağım yerin tam karşısına oturdum. Bu kez de kızım ters ters bana bakmaya başladı.
“ Ne oldu hayatım, burada da başka bir arkadaşın mı var?” diye sordum biraz sinirli bir ses tonuyla.
Gözlerini devirip kollarını göğsünde birleştirerek “Hayır ama arkadaşım seni sevmiyor. Odamdan ne zaman gideceksin anne?” diye sordu benimkinin aksine yumuşak bir tonla.
Bir anda neye uğradığımı şaşırmıştım. Resmen kızımın olmayan bir arkadaşı yüzünden beni odasından kovmasına inanamıyordum.
O kadar sinirlendim ki bir hışımla ayağa kalkıp az önce masaya koyduğum tepsiyi aldım.
“Madem arkadaşın beni istemiyormuş, o zaman sana keki de o yapsın.” dedim çocukça bir tavırla.
Kızım ilk başta boşluğa doğru bakıp ardından bana döndü. Kollarının konumu hâlâ aynıydı.
“Zaten o senin verdiğin hiçbir şeyi yememem gerektiğini söyledi.”
Bu arkadaş gitgide canımı sıkmaya başlamıştı. O kim oluyordu ki kızıma böyle şeyler söyleyebiliyordu? Hem kızım da bana asla böyle davranmazken birdenbire neden böyle davranmaya başlamıştı?
Aklımdaki bu sorular ve içimdeki öfkeyle odadan çıkıp mutfağa yöneldim. Elimdeki tepsiyi tezgâha bırakıp az önce olan şeyleri düşünmeye başladım. Sanırım bu iş çığırından çıkmadan psikolojik bir destek almaya ihtiyacımız vardı. Salona yönelip telefondan yaşadığımız şehirdeki psikiyatristlere bakmaya başladım. Farklı sitelerde gezinirken birini gördüm. İsmini görür görmez telefonu fırlattım.
O ismi görmeyeli yıllar olmuştu. Bir anda gözlerim yaşla dolmaya başladı.
Yıllar önce o uçurumun kenarında ben ve o vardık. Yıllardır çok yakın arkadaştık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi ama o gün saçma bir nedenden tartışmaya başlamıştık. Tartışma bir anda alevlenmiş ve sonunda bir çığlık duyulmuştu. O,uçurumdan düşerken yalnızca bağırmakla yetinmiş, ben ise öylece bakakalmıştım. Tiz çığlığının ardından derin bir sessizlik içinde olduğum yerden uzaklaşmış ve onu orada bırakmıştım.
Onu ittiğimi gören kimse olmamıştı. Orada yalnızdım fakat yine de sanki yıllardır orada olan biri hâlâ benimle berabermiş gibi hissederdim.
Gözlerimden yaşlar akmaya devam ederken kızımın odasından bir çığlık sesi geldi. Koşarak merdivenleri çıktım. Kapıyı açtığımda kızım yatağının üzerinde oturuyordu. Beni görür görmez sustu.
“Ne oldu?” diye sordum telaşla.
Başını iki yana salladı.
“Bir şey yok anne.”
“Az önce çığlık attın ama.”
Gözlerini kapıya çevirdi.
“Arkadaşım biraz sinirlendi.”
Derin bir nefes aldım. Artık bu durumun bir an önce sona ermesini istiyordum.
“Hayatım, arkadaşın sana ne anlatıyor?” diye sordum usulca.
Kızım bir süre düşündü. Ardından başını kaldırıp yüzüme baktı.
“Senin onu neden orada bıraktığını anlatıyor.”
Dünya başıma yıkılmıştı. Ağzımı açtım ama tek kelime edemedim. Kızım nereden bilebilirdi? O gün, orada kimse yoktu. En azından ben öyle sanıyordum.
“Başka ne anlattı?” diye sordum titreyen sesimle.
Kızım omuzlarını silkti.
“Bir gün babama da anlatacakmış.”
Olduğum yerde donakaldım.
Kızım ise sanki az önce sıradan bir şey söylemiş gibi yorganını üzerine çekti.
“Anne, ışığı kapatır mısın? Arkadaşım bugün senin yüzünden uyuyamadı.”
Kapıya yöneldim. Elim ışık düğmesine uzandığında arkamdan yeniden konuştu.
“Bu arada anne…”
Dönüp ona baktım.
“Arkadaşım, babamın da onu tanıdığını söyledi.”
Işığı kapatamadım. Çünkü o an anladım ki yıllardır sakladığım sır, artık yalnızca bana âit değildi.
