Lavinya Dergisi

KAN LEKESİ
Sıla Nisa ÜNAL

En derin arzumuzdur aslında yalnızlık.

      Yağmur damlaları, kazmaya çalıştığım toprağı iyice yumuşatmıştı. Kazdığım çukurun aksine, içimdeki endişe gitgide büyümeye devam ediyordu. Ellerim o kadar titriyordu ki her beş dakikada bir kürek elimden düşüyor ve ıslak toprağa yapışıyordu. Bir yandan toprak kazıp bir yandan etrafı kolaçan etmek sanki her dakika daha da zorlaşıyordu. Her an köşeden biri çıkıp beni yakalayacak gibi hissediyordum. Etraf zifiri karanlık olmasa da loş yanan sokak lambası yalnızca kendine fayda sağlıyordu. Havaya sessizlik hâkim olsa da kalbimin sesi sanki beni ele vermek için can atıyordu. Yaklaşık bir saattir kürek tutan ellerim artık tamamen uyuşmuştu. Ağrı, acı, yorgunluk hepsi vücudumu terk etmişti. Geriye yalnızca yüreğimdeki o tarifsiz korku kalmıştı. Gitgide artan yağmur vücudumu titretmeye başlamıştı. Geçen her saniye toprağa batıyormuşum gibi hissediyordum. Ayaklarım çamur yüzünden daha da ağırlaşmış, gözlerim yağmur suyundan gözyaşı ile dolmuştu. Saatlerdir tek bir damla gözyaşı dökmememin intikamı mıydı bu?

      Sessizlik ve karanlık yaptığım işi daha da korkunç bir hâle getiriyordu. Bir insanı öldürmek ve üstüne onu gömmek sanki yeterince korkunç değildi. Ama buna rağmen hissettiğim tek şey gerçekten yalnızca korkuydu. Pişmanlık veya suçluluk duygum yoktu. Yalnızca yakalanma korkum vardı. Kulağa ne kadar gaddarca gelirse gelsin bu benim doğamdı. Ben hep buydum. İlkokulda gıcık olduğum kızı merdivenlerden iterken de pişman olmadım o kız beyin kanamasından öldüğünde de olmadım. O zamanlar da hissettiğim tek duygu korkuydu. Belki de korkmak ruhumu besliyordu.

      Yağmur yavaşlamaya başladığında çukur istediğim boyutu almıştı. Elime yapıştığını düşündüğüm küreği yere bırakıp elimin tersiyle alnımı sildim. Çarşafa sarılı cesedi ayaklarından tutup çukurun içine fırlattım. Ceset yere düşer düşmez sanki kemikleri kırılmış gibi bir ses geldi. Tam ardından da karşıdan bir çıtırtı sesi duyuldu. Aniden sesin geldiği yöne başımı çevirdim fakat kimseyi göremedim. Bir hayvan olabileceğini düşündüm. Elime küreği alıp çukurun üzerine toprağı atmaya başladım. Ne kadar hızlı atarsam atayım çukur bir türlü dolmuyordu. Attığım toprak yığını beyaz çarşafın üstünden kayıyor kenarlarını kapatıyordu. Küreği her defasında daha fazla doldurmaya çalışıyor daha da hızlanıyordum. Kimi zaman toprakla beraber böceklerin de çukura düştüğünü görüyordum. Düşününce o toprağın altındaki taraf olmak insana neler hissettiriyordu acaba?

      Aklımda böyle sorularla işime devam ederken az önce ses gelen yerden tekrar ses geldiğini işittim. Kafamı hızlıca aynı yöne çevirdim. Ve orada bir insan silüeti göründü. Uzun boylu, simsiyah bir gölgeydi âdeta. Ona baktığımı görünce bir anda yola atlayıp koşmaya başladı. Elimdeki küreği olduğum yere atıp hemen arkasından koşmaya başladım. Uzun ve karanlık bir sokağa doğru döndüğümüzde aramızdaki mesafe azalmaya başladı. Saatlerdir ayakta olmamın etkisi ile uyuşan ayaklarım koştukça zonkluyordu. Bu his içime daha çok korku yerleştiriyordu. Kovaladığım kişiyi kaçırma korkusu ile hayatımda hiç koşmadığım kadar hızlı koşmaya başladım. Önümdeki kişi arkasına bir kere bile bakmamış ve sanki gittiği yoldan haberdarmış gibi koşuyordu. Bir müddet daha süren kovalamacanın ardından onun beni izlediği, benimse bir ceset gömdüğüm yere tekrar geldiğimizi fark ettim. Onca zaman boyunca yakalanmamak için benden kaçan kişi kendi isteğiyle bana doğru gelmeye başladı. Bana yaklaştıkça yüzü daha da netleşti. En sonunda tam karşımda durdu. Gözlerimin içine baktı ve bana gülümsedi. Kafasından sızan kan damlası ayakkabımın ucuna damladı. Ve kafamı kaldırdığımda onun az önce gömdüğüm kişi olduğunu fark ettim. Çığlık atarak geriye doğru çekildim. Geriye çekilmemle tökezledim ve düştüm. Sonrası ise sessiz bir karanlık…

      Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Bu eve taşındığımdan beri üç gündür aynı rüyayı görüyordum. Ve bu durum artık canımı çok sıkıyordu. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra biraz hava almanın iyi geleceğini düşündüm. Üstüme hızlıca bir şeyler geçirip kapının önüne geldim. Ayakkabılarımı giymek için eğildiğim sırada gördüğüm şey yüzünden göğsüm sıkışmaya başladı. Ayakkabımın burnunda, kurumuş tek bir kan damlası vardı. Nefesim boğazıma düğümlendi. Parmak uçlarımla titreyerek damlaya dokundum. Çıkacağını düşündüm. Çıkmadı. Tırnağımla kazımaya çalıştım. Hâlâ oradaydı. Gözlerim istemsizce büyüdü. Çünkü onu tanıyordum. Tam aynı yerdeydi. Rüyamda, bana gülümseyen adamın kafasından süzülen kan damlasının düştüğü yerde.