Lavinya Dergisi
GÜNEBAKAN
“Günebakan” adını hiç duymuş muydu? Ayçiçeğinin bir başka adıydı bu. Ne kadar sade, ne kadar kendini anlatan bir isim: “Güne dönen, gökyüzündeki yolculuğu sessizce izleyen…”
Neydi onu her gün aynı yöne çeviren?
İnsan, yüzyıllar boyunca bu yönelişin ardında bir anlam aradı. Yunan mitolojisi de ona kendi cevabını verdi. Clytie, Güneş Tanrısı Helios’a öylesine tutulmuştu ki günlerce gökyüzündeki geçişini seyretmişti. Karşılık bulamayan sevgisi onu bulunduğu yere bağlamış, sonunda Helios’un izini hiç kaybetmeyen bir çiçeğe dönüşmüştü. Günebakanın boynunda o günden kalma bir sevda varmış gibi… Biraz bekleyiş, biraz sadakat, biraz da erişemediğine duyulan derin bir hasret.
İnsanın hâli de bundan pek uzak değildi. Kavuşamadığını sever, geride kalanı özler, gerçekleşmemiş bir ihtimali yıllarca içinde taşıyabilirdi. Bir bakışa, yarım kalmış bir söze, yaşanamamış bir ömre takılıp kalırdı.
Kiminin nasibine ise kavuşmak düşerdi. Sevdiğinin gülüşü kendi çehresine yayılır, onun sevinciyle ferahlar, kederiyle susardı. İki insan yan yana geldiğinde, biri ötekine fark etmeden yönelirdi; tıpkı günebakanın başını gökyüzündeki o tanıdık sıcaklığa çevirmesi gibi.
İnsanın içinde de bir günebakan saklıydı sanki. Kimi uzağındakine gönül verdi, kimi yanı başındakinde aradığını buldu. Kiminin güneşi erişilmezdi, kimininki bir çift göz mesafesinde.
Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: “Kalp, eninde sonunda sevdiği tarafa dönerdi. Kimi yana yana, kimi özleye özleye, kimi de yaşaya yaşaya… Ömür, gönlün çevrildiği yerde usul usul tükenirdi.”
