Lavinya Dergisi
VE İNSAN…
Bazı insanlar hayatı bir otoyol sanıyor; hızlanınca varılacak, planlayınca çözülecek, hesaplayınca anlaşılacak bir yer gibi. Oysa ben yıllar geçtikçe hayatın daha çok eski bir kütüphaneye benzediğini düşünüyorum.
Raflarda duran her kitap, yaşadığımız bir yılı saklıyor sanki. Kimi sayfalar aceleyle çevrilmiş, kimi satırların altı gözyaşıyla çizilmiş. Bazı bölümlere dönüp dönüp bakıyoruz; bazılarını ise hiç okumamış gibi davranıyoruz.
Eğitim dediğimiz şey de aslında diploma almak değil. Bir insanın kendi cehaletini fark etme cesaretidir. Çünkü öğrenmek, bir kapıyı açmak değil; açılan her kapının ardında onlarcasının olduğunu görmek demektir. Bu yüzden bilgi bazen bir ışık değil, insanın karanlığını fark etmesini sağlayan bir aynadır.
Belki de bu yüzden yaş aldıkça cevaplar değil, sorular değer kazanıyor. Sokrates'in meydanlarda aradığı şey bilgi değil, bilgeliğin tevazusuydu. Dostoyevski'nin kahramanları da kusursuz insanlar değildi; kendi içlerindeki uçuruma bakabilenlerdi.
Hayat bana şunu öğretti: İnsan bazen bir ağaç gibi büyümez, bir nehir gibi öğrenir. Yol alırken değişir. Taşlara çarpar, yön değiştirir, kimi zaman kuruyacağını sanır ama yine de denize ulaşacak bir yol bulur.
Bugün geriye dönüp baktığımda başarılarımı değil, beni değiştiren cümleleri hatırlıyorum. Bir öğretmenin söylediği tek bir söz, bir kitabın kenarına düşülmüş not, bir sabah kahvesinin yanında okunan birkaç satır...
Çünkü insanı dönüştüren şey büyük fırtınalar değil çoğu zaman; zihnine sessizce bırakılmış küçük bir düşüncedir.
Ve belki de bütün eğitim, bütün edebiyat, bütün felsefe tek bir sorunun etrafında dolaşıyordur:
"Kim olduğumu bana anlatan şey, yaşadıklarım mı; yoksa yaşadıklarımdan çıkardığım anlam mı?"
