Lavinya Dergisi

SON ELMA
Sıla Nisa ÜNAL

En derin arzumuzdur aslında yalnızlık.

   İnsan bazı evlere misafir olarak girmez; sanki yıllardır beklediği bir hesaplaşmanın içine adım atar. Daha eşiği geçmeden omuzlarına çöken görünmez ağırlık, ciğerlerine dolan bayat hava ve duvarların sessizliği... O gün onun evine ilk adımımı attığımda, beni karşılayan şey arkadaşımın gülümsemesi değil, tarif edemediğim bir huzursuzluktu. Onun hüzünlü gülümseyişi eşliğinde içeri girdim. Paltomu ve çantamı ona uzatıp salona doğru yol aldım. Salona girer girmez içimde oluşan garip his, evin karanlık atmosferi ile oldukça uyumluydu. Bu ev bana çocukluğumuzu hatırlatıyordu. Annesinin yaptığı o mis kokulu kurabiyeler, odasında sabaha kadar sohbet ettiğimiz günler ve nice anılar saniyeler içerisinde gözümün önünden geçti. 

   Arkadaşım yarım kalan sofra hazırlığına devam ederken yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak için mutfağa yöneldim. Ben mutfağa girdiğimde her şeyin hazır olduğunu ve sofraya oturabileceğimizi söyledi. Beraber sofraya oturduk. O, yemekleri servis ederken ben de içecekleri dolduruyordum. Aynı zamanda o kadar uzun süre ayrı kalmışlığın özlemi ile onun güzel yüzünü inceliyordum. Gözleri masmavi, burnu ufacık, ten rengi bembeyazdı. Yüzü sanki hiç yaşlanmamış, bir çocuk yüzü gibiydi. Gülüşü bir çocuğunki kadar masumdu. Gözlerimiz birbirine rastladığında o güzel gözlerde tam anlayamadığım bir bakışla karşılaştım. Bir yandan hüzünlü ama bir o kadar da nefret dolu bir bakıştı sanki bu. Bu bakış salonun loş ışığı ile gözüme gitgide korkunç gelmeye başladı. Gözlerimiz birbirinden uzaklaşırken bu sefer sofraya baktım. O, beni en iyi tanıyan insanlardan biri olmasına rağmen sofranın sevmediğim yemeklerle dolu olduğunu fark ettim. Hayatım boyunca ağzıma sürmediğim yemekleri yapmış olması oldukça garibime gitmişti. Yıllar sonra ilk kez bir araya gelmemiz onun aklını karıştırmış olabilir diye düşündüm. Belki de bazı şeyleri unutmuştur. Bu zaman zarfında ben de onunla ilgili birçok şeyi unutmuştum çünkü.

   Yemeğimize sessizce başlamıştık. Bir süre sonra sofradaki çürük elma dikkatimi çekti. Elmanın bir kısmı sanki yenmiş gibi duruyordu. Yarısı yenmiş ve çürük bir elma bana bir şeyler çağrıştırıyordu ama ne olduğuna anlam veremiyordum. Elmanın bu sofrada oluşuna anlam veremediğim gibi. Kaşığımı ağzıma götürdüğüm sırada arkadaşımın beni izlediğini fark ettim. Yemeğine hiç dokunmamıştı. Gözlerini hiç ayırmadan bana bakmaya devam ediyordu. Yediğim her lokma sanki boğazımdan zorla geçiyor gibiydi. Onun bakışları ise bu durumu daha çok açığa çıkarıyordu. Elindeki su dolu bardağı bana uzatırken elleri dikkatimi çekmişti. Elleri vücuduna oranla çok esmerdi. Hatta her ne kadar ışıktan belli olmasa da ellerinin yanık izleri ile kaplı olduğunu fark etmiştim. Suyumu içerken ellerini incelemeye devam ediyordum. Tam bu sırada elindeki kaşığı sertçe masaya bırakıp gözlerimin içine baktı. 

   Hatırlıyor musun çocukken dere kenarına gitmiştik?"

   Başımı salladım.

   "Aslında..." dedim. "Pek hatırlayamadım."

   Şaşkınlıkla yüzüme baktı.

   "Nasıl hatırlamazsın? Saatlerce oradaydık."

   Gülümsedim.

   "Üzerinden yıllar geçti."

   Fakat konu değişmedi. Bir anı bitti, diğeri başladı. Her cümlenin başında aynı soru vardı. Bir süre sonra dayanamadım.

   "Geçmiş geçmişte kaldı." dedim. "Artık bunlardan konuşmayalım."

   O an yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Başını eğdi.

   "Sen gerçekten unuttun."

   Bu cümleyi öyle sessiz söylemişti ki duyup duymadığımdan bile emin olamadım.

   Yemeklerimizi bitirip masayı topladık. Bütün bu süreçte tek kelime konuşmadık. İşlerimiz bittikten sonra yorgun olduğumu, yatmak istediğimi söyledim. O, yatakları hazırlamak için odaya gittiği sırada eve bir göz gezdirdim. Masanın üzerinde duran elmayla tekrar karşılaştım. O elmanın varlığı beni çok rahatsız ediyordu. Sanki sürekli bir şey hatırlatmak için oradaydı. Fakat ben içimdeki huzursuzluk dışında bir şey hissetmiyordum. Ben elmayla bakışırken arkadaşımın sesini duydum. 

   “Hadi gel artık. Yatakları hazırladım.”

   Hızlı adımlarla odaya doğru giderken koridordaki resimlere ayaküstü göz gezdirdim. Tüm resimlerde beraberdik. Birçok anı biriktirmiştik fakat ben bu resimlerin hiçbirini hatırlamıyordum. Sanki hiçbirinde ben yoktum. Ama resimler bunun aksini ispatlıyordu. Kendimden şüphelenerek odaya girdim. İçimdeki o garip his tekrar beni ele geçirmişti. Bir hışımla yatağa girdim. Arkadaşım, tam ışığı kapatacağı sırada duraksadı. 

   "Sana bir şey söyleyeceğim."

   "Söyle."

   "Gece bir ses duyarsan..."

   Duraksadı.

   "...sakın dışarı çıkma."

   "Neden?"

   "Ağlayan biri olabilir."

   Kalbim hızlandı.

   "Kim?"

   Cevap vermedi. Sadece battaniyeyi üzerine çekti.

   Birkaç saat korkudan uyuyamadım. Ne demek istediğini anlayamadım. Şaka yapar gibi bir hali yoktu. Oldukça ciddiydi. Korkudan kalbimin atışını duyabiliyordum. Fakat o kadar yorgundum ki ne kadar dirensem de göz kapaklarım yavaş yavaş indi. Tam gözlerim kapanırken bir çığlık duyuldu.

   Ardından hıçkırıklar... Sonra boğuk bir ses...

   "Lütfen..."

   Ses yankılanıyordu.

   "Yardım et..."

   Boğazım düğümlendi.

   "Beni burada bırakma...”

   Hareket edemedim. Nefes almayı bile bıraktım. Onun söylediklerini hatırladım. Sakın dışarı çıkma demişti. Şu an tek yapmam gereken burada kalmaktı. Fakat sesler git gide yükseliyordu. Kalbimin atışı da öyle. Onu uyandırmak için kafamı kaldırdığım an yanımda kimsenin olmadığını fark ettim. O, odada değildi. Bağıran kişinin o olduğunu düşündüm. Yardım edip etmeme konusunda kararsız kaldım. Fakat yavaşça yataktan kalktım. Koridora yöneldim. Tam yürümeye başlayacaktım ki duvardaki fotoğraflar yeniden dikkatimi çekti. Yavaşça döndüm. İlk geldiğimde birlikte olduğumuz bütün karelerde artık yalnızca ben vardım. Boşluklar vardı. Sanki bir insan fotoğrafların içinden tek tek silinmişti. Bir fotoğrafın önünde dizlerimin bağı çözüldü. Çocukluk… Elma… Çığlıklar… Yangın… Bir anda her şeyi hatırladım. Eski ahşap ev yanıyordu. Duman koridoru kaplamıştı. Kapıya doğru koşarken arkamdan yükselen sesi duydum.

   "Lütfen... Beni bırakma."

   Arkamı döndüm. Yerdeydi. Yanmış eli bana uzanmıştı. Parmaklarının arasında ise yarısı yenmiş kırmızı bir elma vardı. Ona yardım edebilirdim. Ama korktum. Arkamı dönüp kaçtım. Elimdeki çakmağı dereye fırlattım. Çığlıkları, alevlerin içinde kaybolurken ben çoktan gitmiştim. Kulaklarımda aynı ses yeniden yankılandı.

   “Lütfen… Beni bırakma.”

   Derin bir nefes alıp yavaşça doğruldum. Başımı kaldırdığım anda karşımdaydı. Yanmış eliyle hâlâ yarısı yenmiş kırmızı elmayı tutuyordu. Yüzündeki yanık izlerine rağmen gözlerini hemen tanıdım. Bana doğru bir adım attı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, titreyen bir sesle sadece şunu sordu:

   "Neden yaptın bunu?"