Lavinya Dergisi
DEĞİŞMEK Mİ, DEĞİŞMEMEK Mİ?
İnsan, kendine en çok hangi yaşında benzer?
Çocukken mi?
Gençliğinde mi?
Yoksa aynaya baktığında artık kendi yüzünde anne ve babasının çizgilerini gördüğü o sessiz yaşlarda mı?
Belki de hiçbirinde.
Çünkü "ben" dediğimiz şey, sabit bir varlık değil; zamanın üzerinde yürüdüğü ince bir köprüdür. Her adımda biraz eskir, biraz güçlenir ve biraz da kendisinden uzaklaşır.
Bizi rahatsız eden de budur.
Kendimizi kalıcı sanırız.
Oysa varoluşun ilk yasası değişimdir.
Bir ağacın yapraklarını tutmaya çalışması ne kadar anlamsızsa, insanın dününü bugüne hapsetmeye çalışması da o kadar boşunadır. Çünkü zaman, yalnızca saatleri ilerletmez;
anlamları da dönüştürür. Dün doğru bildiğin, bugün eksik görünür. Dün vazgeçilmez sandığın, yarın bir anıya dönüşür.
Belki de bu yüzden Herakleitos, "Aynı nehre iki kez girilmez." derken yalnızca nehri anlatmıyordu.
İnsanı anlatıyordu.
Çünkü nehir akıyordu.
Ama ona bakan bilinç de akıyordu.
Yine de değişmek, başlı başına bir erdem değildir.
Bugün dünya, değişimi neredeyse kutsuyor. Sürekli yenilenmek, sürekli farklılaşmak, sürekli başka biri olmak...
Peki neden?
Neden insan hep daha başka biri olmaya çağrılıyor da, daha derin biri olmaya değil?
Belki de modern çağın en büyük yanılgısı budur.
Hız ile gelişimi birbirine karıştırmak.
Oysa hız, yalnızca mesafeyi kısaltır.
Bilgelik ise yönü değiştirir.
Nietzsche, insanı "aşılması gereken bir varlık" olarak görüyordu.
Fakat çoğu kişi bu sözü yanlış anladı.
İnsan başkalarını aşmak zorunda değildi.
Kendi korkularını...
Kendi kibrini...
Kendi cehaletini...
Kendi dününü aşmalıydı.
Çünkü gerçek dönüşüm, yeni bir yüz edinmek değil; eski maskeleri çıkarabilmektir.
Sonra Kierkegaard gelir.
Ve sessizce başka bir kapı açar.
İnsanın en büyük kaygısı değişmek değildir, der.
Asıl kaygı, kendisi olamamaktır.
Ne kadar tuhaf...
Bütün ömrümüz boyunca kim olduğumuzu arıyoruz.
Sonra fark ediyoruz ki aradığımız kişi hiçbir zaman hazır değildi.
Onu yaşarken inşa ediyorduk.
Belki de insan bir heykel değildir.
Bir nehirdir.
Sürekli akan...
Sürekli eksilen...
Sürekli çoğalan...
Fakat her damlası değişirken bile "aynı nehir" diye anılan.
İnsan da böyledir.
Hücreleri değişir.
Düşünceleri değişir.
İnançları değişir.
Sevdikleri değişir.
Hatta acıları bile zamanla başka bir dile dönüşür.
Ama bütün bunların içinde görünmeyen bir öz vardır.
Onun adı karakterdir.
Vicdandır.
Hakikate sadakattir.
İnsan belki de bunları koruyabildiği sürece değişmez.
Geri kalan her şey zaten değişmek zorundadır.
Belki de en büyük paradoks şudur:
Değişmekten korkan insan, zaten çoktan değişmiştir.
Çünkü korku bile insanı dönüştürür.
Direnmek de...
Kabullenmek de...
Beklemek de...
Sevmek de...
Her deneyim, benliğin görünmeyen taşlarına küçük bir darbe indirir.
Ve sonunda ortaya çıkan kişi, ne dünkü sensindir ne de yarın olacağın.
Sadece yolun tam ortasında duran geçici bir "sen."
Bu yüzden mesele değişmek değildir.
Çünkü değişim kaçınılmazdır.
Mesele, dönüşümün yönüdür.
İnsan, zamanın elinde aşınan bir taş mı olacaktır...
Yoksa aynı zamanın içinde yontulan bir heykele mi dönüşecektir?
İşte bütün soru budur.
Ve belki de ömrün sonunda hayat bize tek bir cümle fısıldayacaktır:
"Değiştin, evet... Ama hakikate mi yaklaştın, yoksa sadece başkalaştın mı?"
