Lavinya Dergisi
HÂLİMİZ HÂL DEĞİL HAZİRAN!
“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”
Zamanın hızlandığı doğru galiba. Bir aya daha yeni girmişken göz açıp kapayıncaya kadar o ayın sonu geliyor. Zamanın ipini asla tutamıyor insan. Dakikaların ritmi ayarsız, günler su gibi akıp gidiyor. Takvimler hızla yaprak döküyor. Daha ne olduğunu anlamadan haziranın sonuna dayanmışız. Böyle diyorum ama kimine göre de nasıl hantallaşıyor ay, bitmek tükenmek bilmiyor, sanki duruyor zaman. Hâlbuki zaman aynı zaman… Ama yaşam aynalarımızda yansıması nasıl da değişken! Öyle ya da böyle bir ay daha kayıp gidiyor avucumuzdan. Biraz daha eksiliyoruz ömür takviminden.
Yine bir kanepenin üzerindeyim. İç muhasebemde matematiğin bittiği yerdeyim. Hava gayet sıcak, kafamda düşünce bulutları, gözlerimde mevsimsiz bir sağanak… Klavyenin üzerinde gezinen parmaklarım yönsüz. Ardına kadar açık pencereden gelen sokak seslerine gidiyor arada aklım. Aynı zamanda peşi sıra çalan şarkılar eşlik ediyor önümdeki beyaz ekranla süregelen bakışmalarımıza. Bir hâl var üzerimde. Galiba daha çok bir hüzün… Vurulan inancımı defalarca ayağa kaldırmanın yorgunluğu belki de… Sanmanın geride kalan dayanılmaz ağırlığı ya da… Her şeye rağmenlere sığdırılan umudun yükü omuzlarımdaki. Farklı hikâyelerde, farklı suretlere bürünen bir elin tuttuğu hançerin keskinliği kalbimi acıtan. Sürekli başa saran bir plaktan öte değil işte yaşam. Ezgisi en çok da acıya bulanmış… Mutlulukların hercailiği, heveslerin yıkıcılığı, dileklerin yarım kalmışlığı, yaşanamayanların ya da yaşanamayacak olanların yası oluyor elde kalan… Cümleler birikiyor, çoğalıyor sessizlikler... Söylenmek istenip de söylenemeyenler kocaman bir yumru oluyor boğazda iç karartan anlarda. Söylemeye cesaret edememezlik değil, anın yoğunluğu altında kelimelerin anlamlarını yitirmesi bu.
Öyle suskunum ben şimdi. Dudaklarımı aralamaya hiç mecalim yok. En çok da anlaşılmayı beklerken anlatmaya çalışmaktan yorgun düşüyor ya insan, işte öyle. Hatta bu uğurda kalem bile yoruluyor kimi zaman. Kurşunu ağırlaşıyor da ağırlaşıyor. Taşıyamaz oluyor parmaklar. Çok katmanlı bir susma hâli. Sessizliğin dibi… Suskunluğun en koyu rengi… Yutkundukça canım yanıyor.
Tüm bu suskunluğa rağmen zihin susmayı bilmiyor ki! Büyüyor düşünceler, bir çığ oluyor hatta! Ezip geçiyor seni. Sağdan soldan bastıran düşüncelerin altında tek başıma mücadele ederken bir alıntı düşüyor önüme. Bir kitabın sayfaları arasından fısıldanıyor kulağıma. Okudukça içimde tekrar anlamını buluyor her bir kelimesi. ‘’Belleğinin bir köşesinde , her insanın olur, bir ukde kataloğu duruyor; hayatının her evresinde yapmalıyken yapamadıklarınla yapmamalıyken yaptıkların belirleyici roller oynamış, hangileri ters çevrilseydi neler değişir dönüşürdü yaşadıklarının seyrinde ölçemezsin tabii, kimse ölçememiş…’’*
Sokaktan geçen bir arabanın kornası beni kendime getiriyor. Bakıyorum, duvardaki saat durmuyor. İç muhasebemde bu ay hesap tutmuyor! Belleklerimizde ukde kataloğu büyüdükçe büyüyor! Hâlimiz hâl değil haziran, temmuza Allah kerim! Kalbim buna da eyvallah diyor!
*Enis Batur, Basit Bir Es, s.31
