Lavinya Dergisi

KANAPE SEVDASI
Nurten K. TOSUN

Rakamlardan öykülere yolculuk. Kalem, kağıt, düş ve pamuk şeker eşliğinde...

Ev, yatak, koltuk, mutfak, kaşık, dolap…

Bir evi ev yapan, duvarları ya da çatısı değildir. Her gün aynı yere bırakılan anahtar, mutfaktan yükselen tanıdık sesler, yıllardır değişmeyen koltuk ve akşam olunca kendiliğinden oluşan o sessiz düzen… İnsan, aidiyet duygusunu çoğu zaman mekânlarda değil, bu küçük alışkanlıklarda bulur.

Günün akışı ise bunun tam tersidir. Sürekli hareket etmeyi, üretmeyi ve yetişmeyi ister. Saatler ilerledikçe omuzlardaki yük yalnızca fiziksel yorgunluğa dönüşmez; düşünceler de ağırlaşır. Eve dönüşün bu kadar anlamlı olmasının nedeni, varılacak bir adres değil, geride bırakılacak bir telaş olmasıdır.

Kapı açılır, ayakkabılar çıkarılır, ceket bir kenara bırakılır, ardından koltuğa oturulur. O anın değeri, koltuğun yumuşaklığından gelmez. İnsan, birkaç dakikalığına hiçbir role bürünmeden yaşayabileceği bir aralık arar. Hiçbir soruya cevap vermeyeceği, hiçbir işi yetiştirmeyeceği, yalnızca nefes alacağı kısa bir zaman…

Televizyon açılabilir, bir film başlayabilir, çay demlenebilir, bazen hiçbir şey yapılmaz. Bunların hiçbiri esas mesele değildir. Asıl kıymetli olan, aynı evi paylaştığı insanlarla aynı âna ortak olmaktır. Aynı sessizliğin içinde oturabilmek, göz göze gelmeden anlaşabilmek, bir sahneye bakarken birbirinin varlığını hissetmek… Yakınlık çoğu zaman sözcüklerle değil, paylaşılan zamanla kurulur.

İngiltere’de bu duyguyu çağrıştıran dikkat çekici bir ifade vardır: “Sofology.” İlk olarak kanepe ve oturma grupları üreten bir markanın adı olarak ortaya çıkar. “Sofa” ve “ology” sözcüklerinin birleşimi, koltuğu yalnızca bir mobilya olarak değil, üzerine düşünmeye değer bir yaşam alanı olarak yorumlar. Markanın kullandığı “Sofologist” unvanı da bu fikrin uzantısıdır. Zamanla bu isim, birçok kişi için eve döndüğünde yaşanan dinginliği, yavaşlamayı ve konforu temsil eden sembolik bir kavrama dönüşür.

Konfor, oturulan yerin ölçüsüyle açıklanabilecek bir duygu değildir. Kendine ayrılan zamanla, zihnin sakinleşmesiyle ve sevilen insanların varlığıyla anlam kazanır. İnsan bazen bütün gün aradığı huzuru, tek bir cümle kurulmadan geçen birkaç dakikada bulur.

Belki de en zengin anlar, gösterişli olanlar değildir. Eve dönüp koltuğa oturduktan sonra zamanın yavaşladığını hissettiren, hiçbir şeyi kanıtlama zorunluluğu bırakmayan ve yalnızca “orada olmanın yettiği dakikalardır.” Eğer bunun bir adı varsa, o da Sofology’dir.