Lavinya Dergisi

KAPININ ÖNÜNDEKİ SU
Pelin ŞEHİDOĞLU

Sözcükler bir kaç hece lakin bilmezler ki bizim evrenimizde binbir gece.

Eskiden insanlar sevdiklerini uğurlarken büyük cümleler kurmazmış.
Zaten bazı duygular fazla konuşulunca küçülür.
Onlar da sevgiyi biraz sessizlikle, biraz alışkanlıkla, biraz da suyla anlatırmış.

Bir tas su dökülürmüş kapının önüne.

Çocuk aklımla uzun süre bunu anlamaya çalışmıştım.
“Su gibi gidip gelsin” derlerdi.
Ben de içimden düşünürdüm: İnsan neden suya benzemek istesin ki?
Su dediğin şey durduğu kabın şeklini alan, önüne taş çıkınca yön değiştiren bir şeydi sonuçta.
Meğer büyüyünce anlıyormuş insan; hayat da biraz öyleymiş zaten.
Herkes kendini kaya sanırken, yıllar geçince aslında suya benzediğini fark ediyormuş.

Eski insanlar bunu bizden önce çözmüş galiba.

Çünkü onların vedaları bizimkiler gibi değildi.
Şimdi biri yola çıkınca en fazla “mesaj atınca haber ver” diyoruz.
Onlarsa gerçekten bilinmezliğe uğurluyordu insanları.
Yol uzun, hava sert, zaman yavaş
Bir insan evden çıktığında, dönüşü biraz kader meselesiymiş.

Belki bu yüzden ardından su döküyorlardı.
Tutamadıkları birinin arkasından, hiç olmazsa iyi bir niyet aksın diye.

Ne garip aslında…
İnsan, çaresiz kaldığı yerde ritüel icat ediyor.
Kapıya su döküyor, tahtaya vuruyor, nazar boncuğu asıyor…
Mantıkla açıklayamıyor belki ama kalbiyle “ben bir şey yapmak istiyorum” diyor.

Modern dünya böyle şeylerle hafifçe dalga geçiyor artık.
Her şeyi ölçmek, kanıtlamak, açıklamak isteyen bir çağdayız.
Ama yine de en eğitimli, en mantıklı insan bile bir yakını ameliyata girince içinden bir dua geçiriyor.
Demek ki insanın aklı büyüse de endişeleri pek değişmiyor.

Bazı gelenekler tam da bu yüzden yaşamaya devam ediyor zaten.
Çünkü onlar bilgi değil, duygu taşıyor.

Şimdi düşününce, kapının önüne dökülen su aslında küçük bir vedadan fazlasıymış.
Bir tür kabulleniş belki.
“Gitmen gerekiyor, biliyorum” demenin eski usul hâli…

Biraz sevgi, biraz korku, biraz da insanın elinden hiçbir şey gelmeyince başvurduğu o tanıdık çaresizlik.

Ve galiba insanlık tarihinin yarısı tam olarak bundan oluşuyor:
Kontrol edemediğimiz şeylere karşı geliştirdiğimiz küçük alışkanlıklar.