Lavinya Dergisi
DİLİN KEMİĞİ
Dil…
İnsanın en küçük organlarından biridir ama en büyük izleri bırakır.
Ne kemiği vardır ne ağırlığı; yine de bir kalbi kırmaya yeter. Çünkü dil, yalnızca konuşmak için değildir. Dil, insanın içinden geçenin dışarıya açılan kapısıdır. Kelime oradan çıkar, cümle oradan oluşur, niyet de oradan görünür.
İnsan çoğu zaman kendini o niyetiyle savunur; “Ben öyle demek istemedim.” sabit söz öbeğidir.
Ama kelime çoktan yola revan ve çoğu zaman insanoğlu aslında tam da öyle söylemek istemiştir. Çünkü dil, gerçeğin tercümanıdır.
İnsanlık tarihi biraz da dilin tarihidir. Bir kelimeyle barış başlar, diğeri ile savaş…
Eski meydanlarda hatipler konuşur, şehirler onların sözleriyle ayağa kalkar. Filozoflar kelimenin ağırlığını tartar. Sokrates, sözün düşüncenin aynası olduğunu söyler. Konfüçyüs, dil bozulursa düzenin de bozulacağını anlatır. Aristoteles, insanı “konuşan varlık” diye tarif eder. Çünkü insanın aklı düşünür ama dili onu dünyaya duyurur.
Bir kelime küçültür.
Bir kelime büyütür.
Bir kelime utandırır.
Söyleyen için sıradan olan bir cümle, duyanın içinde yıllarca kalır.
Dil, tesadüf değildir.
Dil, kaymaz.
Dil, savrulmaz.
Dil, içte olanı taşır.
Bu yüzden kişinin terbiyesi, yalnız davranışında değil, konuştuklarıyla görünür. İnsanlar doğrularını anlatır, değerlerini anlatır, inançlarını anlatır fakat çoğu zaman dillerini eğitmeyi unutur.
İnsan aktardıklarıyla değer kazanır.
Çünkü insan söyledikleriyle yaşar.
Hayat ve ilişkiler konuşarak kurulur, konuşarak bozulur. Kimsenin bir başkasının sivri diline katlanmak zorunluluğu yoktur.
Sonra konu dine gelir.
Herkes ne kadar dindar olduğunu anlatır, anlatır, anlatır. Bilinmez ama…
Hakikat çoğu zaman tek bir cümle kadar açıktır:
“Diliniz başkalarını incitiyorsa, dualarınız sizi kurtarmayacaktır.”
