Lavinya Dergisi

EBEDİ KUYU
Sıla Nisa ÜNAL

En derin arzumuzdur aslında yalnızlık.

     Burnuma gelen keskin koku ile gözlerimi araladım. Koku o kadar ağır ve kötüydü ki sanki yanı başımda bir hayvan cesedi yatıyordu. Bedenimin derinliklerine kadar sinmiş, ruhuma ulaşmaya çalışıyordu. Onun ruhumu da ele geçirmemesi için elimle burnumu kapadım. Koku kesilince bir anda odak noktam da tamamen değişti. Gözlerimi açmama rağmen etraf zifiri karanlıktı. Hiçbir şey görememek bir an beni tedirgin etti. Gözlerimi birkaç kez açıp kapadım fakat değişen bir şey olmadı. Yavaşça olduğum yerden doğruldum. Ellerim soğuk bir zemine temas etti. Zeminin soğukluğu bir anda içimi ürpertti. İstemsizce bu kadar soğuk nerede olabileceğimi düşündüm fakat bir yanıt alamadım. Ayağa kalkar kalkmaz baş dönmesi ile sendeledim. Bir yere tutunmak için uzandığım sırada boşluğa düştüm. Düşmemle yüksek bir sesin yankılanması bir oldu. Sesin nereden geldiğini anlamak için sonsuz boşluğa bakakaldım. Birkaç dakika hareketsiz bekledim fakat bir daha ses duyamadım. Benden başka bir canlılık belirtisi yok gibiydi. Tekrar ayağa kalktım. Ellerimi tedirginlikle boşlukta gezdirdim. Sonunda bir duvara dokunduğumu fark ettim. Duvar sanki taştan örülmüş, tıpkı zemin kadar soğuk ve nemliydi. Bu nem tedirginliğimi biraz daha artırmıştı. Islak ellerimi gömleğime sildim ve düşünmeye başladım. Soğuk ve nemli nerede olabilirdim? Daha da önemlisi bu yer her neresiyse benim burada ne işim vardı? 

     Soğuk, hassas bünyemi etkilemiş olacak ki art arda defalarca hapşırdım ve her hapşırığımı iki kez işittim. Böylece daha önce duyduğum sesin de bir yankıdan ibaret olduğunu anladım. Birkaç kez yankı denemesi yaptım. Birkaç öksürük, ufak tefek sesler… Sanki yankıları görebilecekmiş gibi gözlerimi etrafta gezdirdim. Kafamı kaldırmamla ufacık da olsa bir ışığa rastladım. Tam tepemde bir ışık vardı ama bu ışık erişilemeyecek kadar uzaktaydı. Karanlığa alışmış gözlerim ışık karşısında acımaya başladı. Birkaç göz kırpıştan sonra doğrudan ışığa baktım. Ve o anda bir kuyunun içerisinden olduğumu anladım. Soğuk, nemli, karanlık ve oldukça derin bir kuyu…

     Belirsizlikten kurtulmanın heyecanı kursağımda kaldı. O ışık huzmesi bir kapıyı andırıyordu. Ve ben burada yapayalnızdım. Artık kafamda dönen tek bir soru vardı. Buradan nasıl çıkacağım? İçgüdüsel olarak ellerimi duvarlarda gezdirdim. Tırmanmak için bir boşluk aradım. Ama taşlar yosun bağlamış, birer sabun gibi ellerimden kayıyordu. Defalarca denemenin ardından pes ettim. Yere oturup dizlerimi karnıma doğru çektim. Bir anda gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Burada yapayalnız ölmeyi bekleyecek gibi hissediyordum. Bir anda ağır düşünceler zihnimi sardı. Çocukluk anıları, pişmanlıklar, bitmek bilmeyen kaygılarım, yalnızlığım hepsi sırayla beni ele geçirmeye başladı. Kafamda onlarca soru, hepsi cevapsız…

     Zaman geçtikçe karanlık, soğuk, sessizlik sanki bir battaniye gibi üzerimi örtmeye başladı. Duvarlar bana gülüyor, benimle alay ediyorlardı. “Çıkabileceğini mi sandın?” diye bağırıyorlar. Ben cevap vermedikçe daha yüksek sesle gülüyorlar. Artık karanlığa alışmış gözlerim ebedi karanlığa yol alıyor. Tam o sırada önce bir ses ardından bir ışık beni kendime getiriyor. Kafamı çevirip yukarı baktığımda bir el görüyorum. Bana uzanan bir el. Hemen ayağa kalkıyorum ve ele uzanmaya çalışıyorum. Zıplıyorum, zıplıyorum ama olmuyor. Bir türlü ulaşamıyorum. En sonunda o eli sıkıca kavrıyorum. El beni narince yukarı çekiyor. Aşağı bakıp az önce benimle dalga geçen duvarlara gülümsüyorum. Soğuktan buz tutmuş ellerim, elin sıcaklığı içinde mayışıyor. Işığa yaklaştıkça tüm kötü hisler, düşünceler birer birer kayboluyor. Hafızam tazeleniyor.

     Işıkla burun buruna geldiğim vakit beni kurtaran ele bakıyorum. Benim elimdeki izi onda da görüyorum. Aynı yerde, aynı büyüklükte. Ve ardından elin sahibine bakar bakmaz donakalıyorum. Karşımda duran kişi, tıpkı bir ayna karşısındaymışım gibi bana bakıyor. Benim saçlarım, benim yüzüm, benim bakışlarım…