Lavinya Dergisi
SAYGI MI HAD Mİ?
Bir ağacı düşün.
Gövdesi kalın, kabuğu çatlamış, yılların rüzgârını yemiş. Yaşlıdır. Ama içi çürümüşse… O ağaç gölge verir mi?
Toplumların saygı anlayışı biraz buna benzer. Yaş büyür, saç beyazlar, ses kalınlaşır; ama insanın içindeki karakter aynı hızla büyümez bazen. İşte o zaman soru düşer zihne:
Saygı yaşa mı verilir, yoksa insanın haddini bilmesine mi?
Türk toplumunda çocuklara öğretilen ilk cümlelerden biridir:
“Büyüklerine saygılı ol.”
Bu cümle aslında güzel bir öğüttür. Çünkü bir toplumun hafızası yaşlıların omuzlarında taşınır. Yaş, yalnızca rakam değildir; deneyimin tortusudur. Bir insan altmış yıl yaşamışsa, o yılların içinde hatalar, pişmanlıklar, öğrenilmiş doğrular vardır.
Ama mesele şurada düğümlenir:
Yaş almak, bilgelik garantisi değildir.
Bazı insanlar yaşlanır ama olgunlaşmaz. Tıpkı güneşte kurumuş ama hâlâ ham kalan bir meyve gibi. Dıştan bakınca eski görünür ama içi hâlâ ekşidir.
İşte Türk toplumunun saygı meselesindeki kırılma noktası da burada başlar.
Biz çoğu zaman saygıyı bir ahlak değil, bir hiyerarşi gibi görürüz.
Yaşça büyük olanın haklı sayıldığı bir merdiven sistemi.
Büyük konuşur.
Küçük susar.
Büyük kırar.
Küçük alttan alır.
Büyük bağırır.
Küçük “saygısızlık etme” uyarısını işitir.
Halbuki saygı tek yönlü bir trafik değildir.
İki şeritli bir yoldur. Tek taraflı akarsa adı saygı değil, itaat olur.
Bir çocuğun fikrini dinlemeyen ama “bana saygı duy” diyen bir yetişkin…
Bir gencin sınırlarını hiçe sayıp “ben senden büyüğüm” diyen biri…
Bunlar saygı istemez aslında.
Üstünlük ister.
Oysa gerçek saygı biraz tuhaf bir şeydir. Yaşla değil, insanın kendi sınırlarını bilmesiyle doğar. Halk dilindeki o güzel kelimeyle: had bilmekle.
Had bilmek…
Bir başkasının alanına basmamaktır.
Bilmediğin konuda susabilmektir.
Gençten öğrenmeyi ayıp saymamaktır.
Bazı yaşlılar vardır; konuştuğunda insan ister istemez susar. Çünkü sözlerinde yılların süzülmüş aklı vardır. Onların yanında saygı göstermek zorunda kalmazsın; saygı kendiliğinden oluşur.
Ama bazı insanlar da vardır; yaşları büyüktür fakat ruhları küçüktür. Onların yanında insanın aklına şu nükteli soru gelir:
“Yaş büyüdükçe insan olgunlaşır mı, yoksa sadece doğum günü pastası mı büyür?”
Aslında Türk toplumunda bu mesele son yıllarda daha görünür oldu. Genç kuşak artık şunu sorguluyor:
“Saygı, sadece doğum tarihine mi bağlı?”
Bu soruyu sormaları saygısızlık değildir.
Tam tersine, saygının gerçek anlamını aramaktır.
Çünkü gerçek saygı korkudan doğmaz.
Korkudan doğan şey sessizliktir.
Gerçek saygı, insanın içinden gelen bir kabullenmedir.
“Bu insan beni ezmeden de büyük olabiliyor” duygusudur.
Belki de mesele şudur:
Yaş, insana öncelik verir.
Ama saygıyı karakter kazandırır.
Yaş, kapıyı çalabilir.
Ama içeri girmesi için insanın kalbi izin vermelidir.
Ve belki de en doğru cümle şudur:
Büyük olmak kolaydır.
Ama gerçekten “büyük insan” olmak…
İşte o biraz emek ister.
