Lavinya Dergisi

MİNİK BİR KISKANÇLIK
Sıla Nisa ÜNAL

En derin arzumuzdur aslında yalnızlık.

Kapının açılmasını beklerken içimden bir ses buraya gelmenin aptallık olduğunu söylüyordu. Sonuçta öz kardeşimle yıllardır görüşmemiştim. Belki de annemin ısrarlarına kanmamam gerekirdi. Aslında üçüncü kez çalmama rağmen kapıyı açan olmamıştı. Sanırım gitme vaktim gelmişti. Tam arkamı döndüğüm sırada kapı hızlıca açıldı. Kız kardeşim karşımda duruyor ve o mavi gözlerini dikmiş beni izliyordu. Ayaklarım istemeyerek de olsa davet ettiği kapıdan adımını attı. Eve girer girmez resmen donakaldım. Kardeşimin evi benimkinin aynısıydı. Krem rengi mobilyalar, ışıklı boy aynası, orta sehpanın üzerinde duran uzun vazo ve içindeki orkideler, duvarların o koyu kahve rengi… Hepsi tıpkı benim evimdeki gibiydi.

Çocukluğumuzdan beri kardeşim beni daima kıskanmıştı. Abla olmanın ayrıcalıklarına dahi onun yüzünden erişememiş, beraber yaşadığımız yıllar boyunca ailemiz her şeyi onun kıskançlığına göre almıştı. Elbette kardeşler arasında senin benim olmazdı. Veya ebeveynler kıskançlık olmasın diye her şeyden iki adet alabilirdi ama her insan bir olmadığı gibi zevkleri de bir olmazdı. Bu eve baktıkça bu düşüncemden şüphe etmeye başladım. Çocukken kardeşimin tarzı olmasa dahi sırf bende olduğu için aldığı o kırmızı kazağı anlardım ama bu ev, bu tarz asla ona ait değildi.

Ben kardeşimin evini, daha doğrusu kendi evimi, incelemeye devam ederken kardeşim birden bana sıkı sıkı sarılmaya başladı. Yaklaşık on yıldır birbirimizi görmemiş, haber almamıştık. Gerçi evine bakılırsa annem benim hakkımda birkaç şey söylemiş gibi duruyor. Yaklaşık beş dakika sonunda kollarını doladığı belimi rahat bırakmış ve kanepeye oturmuştu. Karşısındaki kanepeye oturup gözlerine baktım. Gözler kalbin aynası derler ama az önce bana sımsıkı sarılan kardeşimin gözlerinde bir özlem belirtisi görmemek bu lafı yalanlar gibi adeta. Bir müddet sohbetten sonra kardeşim içecek bir şeyler getirmek üzere mutfağa gitti. Evin diğer odalarının da benimkiyle aynı olduğunu tahmin ettiğimden yüzüme ufak bir tebessüm yerleşti. 

Gözüme bir anda duvardaki ufak tablo ilişti. Daha yakından incelemek için duvara yaklaştım. Evimde böyle bir tablo yoktu. Nasıl benim evimde olmayan şey onun evinde vardı bunu anlayamadım. Sanırım annem eksik bilgi vermişti. Tablodan uzaklaşırken kardeşim elinde tuttuğu şarap kadehini masanın üzerine bırakıp tekrar mutfağa yöneldi. Bense tablodan uzaklaşıp kanepeye yöneldim.

Kardeşim elinde birkaç atıştırmalıkla dönerken elimi çantamdan çıkarıp hızlıca kadehime uzandım. Kadehi ağzıma götürürken masadaki tabaklara göz gezdirdim. Çerezler, peynirler… Hepsi sevdiğim şeylerdi. Bunu fark edince içimde bir sızı hissettim. Kardeşimi yıllardır görmemenin acısını şimdi içimde daha derinden hissedebiliyordum. İçkimden bir yudum alıp onun yüzüne baktım. İlk yudumu almasıyla yüzündeki ifade değişti. Çok belli belirsiz bir irkilme… Sonra dudaklarını birbirine bastırdı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. İçimde, adını koyamadığım o tanıdık his kabardı. Çocukken de böyle olurdu; onun benden bir adım geride kaldığını hissettiğim o anlarda. Kadehi tekrar dudaklarına götürdüğünde parmaklarının titrediğini gördüm. Elimdeki kadehi masaya bırakıp onun oturduğu kanepeye yöneldim. 

“İyi misin?” diye sordum sakin bir tonla.  

Hayal kırıklığı ve korku dolu bir yüz ifadesiyle ellerini boğazına götürüp bana bakarak dudaklarını araladı.

“Neden yaptın bunu?” 

Ve birden yere yığıldı. Ona daha yakından bakmak için eğildiğimde gözünün kenarındaki damla yavaşça halıya doğru yol almıştı. Yanağına bir öpücük kondurup ayağa kalktım. Kapının yanındaki aynanın önünde durup kendime dikkatlice baktım. 

“Canım kardeşim, yıllarca senin gölgende yaşadım. Sen her zaman daha şanslıydın. Daha çok sevilen, daha çok korunan, daha çok ilgilenilen… Beni, seni kıskanmakla suçladığın günü hatırlıyorum. Ailemizi bana karşı doldurduğun o günü. İşte o gün bir karar verdim. Yıllar sonra, benden aldığın her şeye karşılık seni öldürecektim. Ve nihayet o gün geldi. Artık ödeştik.”

Kapıya yöneldim. Ev bir anlığına sessizleşti. Çantamı omzuma taktım, kapıyı açtım ve dışarı adım attım. Kapıyı kapatırken içimde ne pişmanlık vardı ne de acele. Sadece derin bir rahatlama. Ve bu kez biliyordum ki bu hikâyede kazanan, en sona kalan oldu.