Lavinya Dergisi
İSİMSİZ UYANIŞ
Kendi çığlığımla uyandığım yatağımdan bir hışımla kalktım. Bu hafta aynı rüyayı üçüncü kez görmenin verdiği o nefret hissi tüm kalbimi ele geçirmişti. Hızlı adımlarla banyoya yürürken bu rüyaya bir anlam vermek istemiyor ama kendimle çatışma içine giriyordum. Bu rüyanın bir bilinçaltı rüyası olması mümkündü fakat bilinçaltımda mezarlıkla ilgili bir şey olmadığına emindim. Ne bir yakınımı kaybetmiştim ne de ölüm anksiyetem vardı. Sadece art arda aynı rüyayı görmek bana kendimi bir kafesin içinde kapalıymışım gibi hissettiriyordu. Bu rüyadan her uyanışımda içimde hüngür hüngür ağlama hissi uyanıyordu. Fakat bir süre sonra rüya aklımdan tamamen siliniyordu.
Yine rüyanın aklımdan silindiği bu anda biraz hava almak için dışarı çıkmaya karar veriyorum. Anahtarı iki kez çevirip merdivenlerden inmek üzereyken hızlıca arkamı dönüp evin kapısına bakıyorum. Bir anda içimi bilinmedik bir hüzün kaplıyor. Yıllarımı geçirdiğim bu küçük, şirin ev bir anda sanki bir yabancının evi gibi hissettiriyor. İçeride bir başkası kahkaha atıyor, hayaller kuruyor, hızla akıp giden zamanın tadını çıkarıyor. İçimdeki bu garip hüzünle sanki evime veda ediyorum.
Her gün yürüdüğüm bu yollar, ekmek alırken dakikalarca sohbet ettiğim bakkalcı Hüseyin Abi, bazen topları camıma gelince kızdığım komşu çocukları, sabahın erken saatlerinde sahilde balık tutan amcalar… Hepsi o kadar yabancı geliyordu ki bana. Hepsi hayalden ibaretmiş gibi hissettiriyor. Sanki şimdi birine selam versem beni tanımayacakmış gibi. Bu garip düşünce her adımda beynimin derinliklerine yavaş yavaş işliyor. Ta ki geri dönüş yolunu unutana kadar.
Az önce yabancı gelen her şey bir anda gerçekten yabancılaşıyor. Evim tamamen yok oluyor. Geri dönemiyorum. Her yol, her ev birbirinin aynı oluyor. Evimi bulamadıkça içimi büyük bir korku kaplıyor. Koşuyorum, koşuyorum ama yol bitmiyor. Saatlerce yürüyorum fakat evimi hatırlamıyorum. Bir evim var mıydı onu bile bilemiyorum. Artık yanaklarımdan yavaşça süzülen gözyaşlarımla baş başa kalıyorum. Yalnız evim değil her şey kayboluyor: Yollar, insanlar, ağaçlar, hayvanlar, ışık, gözlerim…
Yüzüme değen ıslaklık ile gözlerimi yavaşça açıyorum. Tüm vücudum asfaltla bütünleşmiş gibi ağır ağır ayrılıyor yerden. Ayağa kalkıp etrafıma bakındığım an kanım donuyor. Günlerdir rüyamda gördüğüm mezarlık şimdi gerçekten karşımda duruyor. Yağmur damlaları mezarları sularken mezarlığın çıkışını aramaya koyuluyorum. Bir müddet sonra çıkış kapısını görüyor ve ona doğru koşmaya başlıyorum. Fakat sanki görünmez bir ip ayaklarımı çekiştiriyor. Bir türlü kapıya yürüyemiyorum. Ayaklarım, beynime itaat etmiyor. Ben ileri adım atmak istedikçe ayaklarım geri geri gidiyor. En sonunda direnmekten vazgeçiyorum. Artık her şey için çok geç olduğunu biliyorum. Ayaklarım beni istedikleri konuma götürünce hareket etmeyi durduruyorlar. Etrafıma hızlıca göz gezdiriyorum fakat ortada duran bir tane mezardan başka hiçbir şey göremiyorum. Sonunda bu kâbusun artık bitmesi için o mezara doğru koşuyorum. Mezara yaklaştıkça uyanma arzusu doğuyor içime. Mezara tamamen yaklaşınca olduğum yerde donakalıyorum. Mezar taşında kendi adımı gördüğüm an, çığlık atmak istiyorum ama sesim çıkmıyor.
Yağmur bir anda hızlanıyor. Harflerin üzerindeki su damlaları yavaş yavaş akmaya başlıyor.
Ve ismim…
Taştan silinmeye başlıyor. Yerine tek bir tarih kazınıyor: Bugün.
