Lavinya Dergisi
DÜŞ'TÜM İÇİME AN'SIZIM
Tutsak kaldı dudaklarının arasında, Yüreğinin esaretinden kurtulamayan Seni Seviyorumlar.
Gökyüzünün mavi genişliği perdenin desenleri arasından beni çağırıyordu. Düşünmeden araladım perdeyi. Bazı eylemlerin sonunu tahmin etmek mümkün değildi. Biraz sonra olacaklar hep biraz önce olmuşların sonucuydu. Güneş tenimin çatlaklarını onarırken ben de içimin gökyüzünde, düşlerimin kanat sesiyle irkildim bir an. Tekrar gözümü güneşe çevirdim. Güneş içini dökmüş güne. Işıldıyordu benim aksime. Camdaki yağmur tanelerinin kurumuş kirleri manzarama ihanet eder nitelikteydi. Yağmur yeryüzünü arındırmıştı. Derin bir nefes aldım ve düşüncelerimin labirentlerinde küçük adımlarla, düşük süratte seyir hâlime devam ettim.
Az önce bakmıştım aynaya. İçimdeki derin boşluğun aksine aynada ıssız bir yüz karşılamıştı beni. Aynalar sırt dönmüş bana diyordum içimden. Evin içinde ayna olması gerek. Fakat yeterince ayna ne demekti ve bu aynaların sayısının ve büyüklüğünün normali nasıl olmalıydı? Herkes için aynı sayıdan, genişlikten ve uzunluktan ibaret olmayabilirdi dedim yine kendi kendime. Aynaların sireti yansıtmamak gibi bir huyu vardı ve yine bazen suret hakkında da yalan söyleyebiliyorlardı. İnsan kaybolabiliyordu zaman zaman kendi içinde.
Gördüğümüz ile aslolan arasındaki derin uçurumun arafında kayboluyoruz bazen. Kendimizin en acımasız eleştirmeni oluyoruz. Kaygılarımızın, kendimizle ilgili hislerimizin ve zanlarımızın gerçeklerle arasındaki farkta mahsup mahsurlar oluyoruz. Ve insan en çok ihaneti yine kendinden görüyor belki de!
Güneş gökyüzündeki milimetrik seyrine devam ediyor ben içimdeki küçük adımlara. Kurgulanmış bir düşte miyim, yoksa şu kısacık anda zamanın kaygan zemininde usulca raks etmeye çalışan acemi mi? Kurgu olmamasını yeğlerim. Çünkü henüz amaçlanmamış bir yolculuğun belirsizliği ve bilinmezliğine kendimi bırakmak istiyorum. Zaman akıyor, an kırk parça halinde içimden geçiyordu. Ruhumun küllerini silkeliyordu düşüncelerimin mahiretli elleri. Kuru dallar bahara , susuz ve düşüncesiz kalmış ruhum huzura hazırlanıyordu.
Güneş sızıyor şimdi düşüncelerimin karanlığına. Aydınlanıyorum. Gökyüzünün mavisinden umudu süzüyorum. Ruhumdaki çukurlar bir bir kapanıyor. Yolum düzlüğe çıkıyordu. Sadece düşünmek bile çok güzeldi. Yalnızca düşlemek. Zihnini düşüncelerle süslemek...
Adımlarımı holdeki aynalara çeviriyorum yeniden. Biraz önce yüzümde gördüğüm gölgeler dağılmış. Yüzüm tabiatın şifalı kollarıyla ışıldamış. Zaman muzip bir çocuk gibi şakasını tamamlamış. İçimin gökyüzünden süzülüp bir güvercin konmuş dudaklarımın kenarına. Kendimle barış güvercini. Tebessüm kanat çırpıyor ansızın.
Şimdi düşüncelerimi zihnimin avlusuna çekip bir sonraki yorgunluk karnemin notlarını nasıl iyileştireceğimi tanımlamanın keyfiyle bir kahve yapıyorum. Düşünmek en büyük eylemdir diyorum. Manifestliyorum kendimi. Kahvenin dumanı tütüyor burnuma. Derin bir oh çekiyorum. Bir yudum daha içeyim kahvemden diyorum. Göz kapaklarım kahvenin dumanını hapsediyor içine. Ağzımdaki acı tadın, tatlı yanına yaslıyorum dilimi. Nefis...
