Lavinya Dergisi
DUVARLARIN GERÇEK YÜZÜ
Son adımımı atar atmaz derin bir nefes aldım. Dağların temiz havası bana her zaman çok iyi gelmiştir. Dağa her tırmanışımda, babamla yaptığımız o komik tırmanışları anımsarım. Zirveye tırmandıkça babamla olan anılarım zihnimde daha da berraklaşır. Küçükken babamı pek anlamazdım. Bana her zaman yalnız tırmanmanın daha rahat olacağını söylerdi. “Ardında, sürekli düşünmek zorunda olduğun, sana yük olan, dağ ile arana giren kimse olmasın.” derdi. Babam gittiğinden beri onun bu öğüdüne harfiyen uyuyordum.
Bugün de tıpkı öyleydi. Yüksekliğiyle gökyüzünü delen, bulutları omuzlarında taşıyan o dağa tırmanırken yalnızdım. Yalnızlığı seçmiştim. Saatlerdir tırmanmanın üzerimde bıraktığı yorgunluk tüm vücudumu ele geçirmiş bir haldeydi. Bunun etkisiyle etrafıma bakınıp dinlenecek bir yer aramaya başladım. Kısa bir süre sonra aradığım yeri buldum. Kaya duvarının dibindeki açıklığa yaklaştım. Burası bir mağaraydı. Kafamı uzatıp içeri göz gezdirdim fakat zifiri karanlıktı. İçimden bir ses oraya girmemem gerektiğini söylese de yorgunluğum buna izin vermedi.
İçeri adımımı attığım an hava değişti. Dışarıdaki soğuk, keskin rüzgâr yerini ağır ve nemli bir sessizliğe bıraktı. Mağara düşündüğümden daha derindi. Fenerimi yaktım. Işık duvarlara vurduğunda içimden geçen ilk şey kaçmak oldu. Duvarlarda garip çizimler vardı: Şeytan suretleri, insandan büyük devler, çarpık yüzler, orantısız bedenler… Hepsi sanki aceleyle, öfkeyle kazınmıştı taşa. Ama asıl midemi bulandıran yazıydı. Duvarın tam ortasında, koyu ve belirgin harflerle şunlar yazıyordu:
“Buraya girmemeliydin.”
Kalbim hızlandı. Nefesim daraldı. Saçmalama, dedim kendime. Birileri şaka yapmıştır. Geri dönmek için arkamı döndüm. Ve yolu bulamadım. Girdiğim yer yoktu artık. Mağara dallanmış, çatallanmıştı. Aynı görünen geçitler, aynı duvarlar… Hangi yoldan geldiğimi seçemiyordum. Fenerimin ışığı titremeye başladı. Her adımda ayak sesim bana ait değilmiş gibi yankılanıyordu. Bir şeyler oluyordu. Duvarlardan fısıltılar yükseliyordu sanki. Anlamını seçemediğim kelimeler, boğuk nefesler… Koşmaya başladım. Ayaklarım kayalara takıldı, düştüm, tekrar kalktım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece kaçıyordum. Sonra durdum. Karşımda bir duvar vardı. Ama diğerlerinden farklıydı. Bu kez çizilen şey şeytan ya da dev değildi. Işığı tuttuğum an dizlerimin bağı çözüldü. O… bendim.
Yüzüm, gözlerim, hatta alnımdaki küçük yara bile eksiksiz çizilmişti. Aynı kıyafetler, aynı duruş. Ama gözlerim… O çizimdeki gözler bana ait değildi. Boş, karanlık ve sanki beni izliyordu. Altında küçük bir çizik daha vardı. Silik ama okunuyordu:
“Sıradaki sensin.”
Bağırmak istedim. Sesim çıkmadı. Mağaranın içi daraldı sanki. Duvarlar üzerime geliyordu. Ayak sesleri duydum ama ben hareket etmiyordum. Işığım söndü. Karanlıkta bir el omzuma değdi. Koşmaya başladım. Artık düşmeyi, yaralanmayı umursamıyordum. Bir şeyler arkamdan geliyordu. Nefesi enseme vuruyordu. Tam gücüm tükendiği anda uzaktan bir ışık gördüm. Kendimi dışarı attığımda dizlerimin üzerine çöktüm. Dağ yine sessizdi. Rüzgâr esiyor, gökyüzü aynıydı. Mağara ise arkamda sıradan bir kaya boşluğu gibi duruyordu. Ama ben eskisi gibi değildim.
