Lavinya Dergisi

ARAF
Osman YAVAN

İnanıyorum ‘‘ Elbet Bir Gün! ’’ İnsan dünya’ da ne için var olduğunu anlayacak…

“Işık ve Gölge Arasında Bir Yolculuk”

Zaman hızla akıp geçerken, çürümüş bir toplumun ahlaki değerleri çökerken, toprağın altındakilerin gülüşlerini duyabiliyordum. Kimine göre yalan, kimine göre gerçek dünya diye adlandırılan bu hayata ben henüz bir isim koymadım. Koyacak olsaydım; yeryüzündeki bulanık zihinler, gri bilinçler derdim. Çünkü farkında mısınız, herkes sahte yüzler, ödünç alınmış kimlikler ve yapay karakterlerle dolaşıyor.

Yaşamın kıyısında, kayaya şiddetle çarpan deniz suyu gibi, insan da sert bir şekilde görünmez bir alana çarpıp duruyor. İlerlemek yerine geride kalmayı tercih eden ruhların takıntılı olduğunu hissetmek zor olmasa gerek. Gerçeklikten kopuk yaşamlar, bu dünyada Araf’ı çok daha zor hâle getiriyor. Belirsizlik, insanı içten içe yiyip bitiren sahte karakterlerle birleştiğinde, sahtelik yaşamın tam ortasına entegre oluyor.

İşte bu yüzden Araf, sadece bir yer değil; bir hâl, bir deneyim, bir geçiş süreci. İnsan hem kendi ışığıyla yüzleşiyor hem de gölge ve gri alanlarda savruluyor. Her adımda, ilerlemek istese de, geçmişin yankıları ve sahte maskelerin gölgesi peşini bırakmıyor.

Ve işte tam bu noktada, ışığın ufak bir parıltısı bile fark yaratıyor. Mum gibi titreyerek yanmak, ay gibi ödünç ışığıyla bile olsa ilerlemek, bazen bir okyanusun sert kayalarına çarpan dalgalar kadar mücadele gerektiriyor. Ama mücadele etmek, varoluşun kendisi… Aksi hâlde ruh, gri alanlarda, gölgelerde ve takıntılarda hapsolur.

Mücadele ederken tükenmek de insanın doğasında olan özelliklerden biri olsa gerek. Bazen durup nefes almak gerekir. Aldığın her nefes akciğerlerine dolarken, kalbinde hissettiğin o burukluk; yorgunluk, bıkmışlık ve kırgınlık olarak kendini ele verir. Elbette her zaman savunduğum gibi, mantık insanı bir adım önde tutar ve ilerlemesine yardımcı olur. Fakat duygusal zekâ, doğru yönetilmediğinde tehlikelidir.

Ama bazen duygusallık da gereklidir. Çünkü anlamak, yalnızca akılla mümkün değildir. Zorlu yaşamın içinde, kendi dünyanda hapsolmuşken; kendi kurallarınla yaşayıp duygularını bastırdığında, bunun adı güç değil, sadece biriken strestir. Bastırılan her duygu, zamanı geldiğinde daha ağır bir yük olarak geri döner.

İnsan, her şeyi mantık süzgecinden geçirerek ayakta kalamaz. Bazen hissetmek gerekir; acıyı, kırgınlığı, umutsuzluğu… Çünkü insan ancak hissettikleriyle yüzleştiğinde gerçekten ilerleyebilir. Aksi hâlde, duygularını yok sayarak çizdiği her yol, onu biraz daha kendi içindeki Araf’a sürükler.

Belki de denge tam olarak buradadır. Ne tamamen duyguların esiri olmak ne de onları inkâr edecek kadar katılaşmak… Işıkla gölge arasındaki o ince çizgide yürüyebilmektir mesele. Durmayı bilmek, nefes almayı bilmek ve gerektiğinde yeniden yola çıkacak gücü kendinde bulabilmek.

Çünkü Araf’ta kalmak bir kader değildir. Ama oradan geçmek, insan olmanın kaçınılmaz bir parçasıdır.

İnkâr edecek kadar katılaşmak, insan doğası ve yaşamıyla zıt çalışır; çünkü doğrular tektir. İspatlanmış bir olguyu inkâr etmek, tamamen insanın çıkar ve menfaatlerini gözeterek yaptığı son derece yanlış ve ahlaksız bir davranıştır. Bu yüzden, gerçeklerle yaşamayı öğrenemedi insanoğlu… Özellikle de menfaatleriyle ters düşen bir kesimin dayatmalarıyla içimize yerleşen sahte kimlikler ve benlikler, tamamen realiteden uzak bir hayal dünyasında yaşamayı tercih ediyor.

Sadece kendilerine değil, toplumun her alanına zarar verdiklerinin farkında değiller. Hoş, fark etseler bile inkâr ederler. İşte bu aşama kritik bir noktadır: Bu tür insanların sorgulama yetisi tam gelişmediği için bilinç devre dışı kalır ve her şey yolundaymış gibi devam eder.

Asıl sorun tam da budur: sorgulamadan yaşamak. Onlar için, “İnsanlar inkâr hâlinde yaşamaya alışır. Daha kolaydır.” sözünden başka bir tanım yoktur.

Ve işte şimdi fark ettim… Araf, bir durak değil, bir yolculuk. Ne tamamen karanlıkta kalmak ne tamamen ışığa ulaşmak; önemli olan yürümeyi bilmek. Her adım, her nefes, her çarpışma… Hepsi insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu diyalog.

Belki de Araf’ta kalmak, bize kendi ışığımızı keşfetmek için verilmiş bir zamandır. Karşılaştığımız gölgeler, sahte maskeler, inkar ve takıntılar; hepsi bir sınav… Ama unutma: ufak bir ışık parıltısı bile karanlığı deler, yorgun bir ruhu ayağa kaldırır.

Mum gibi yan, ay gibi ışılda… Ve bir gün, fark edeceksin ki Araf’tan geçerek aydınlığa ulaşmak, aslında kendi içindeki karanlığı anlamak ve onu yönetmekle mümkün.

Çünkü insan, karanlığın ortasında bile kendi ışığını yaratabilendir.