Lavinya Dergisi
KEDİ BAKIŞINDA ERİYEN SAATLER VE BAZI HİSLERE DAİR
Gülşah DEMİRCİ
“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”
Soğuk, çok soğuk… Üşüyor insan. Hele de takvimlerin yanı sıra, mevsimi de kış olursa bir yüreğin daha çok üşüyor. Evinde de olsan iyi kapatamadığın pencerelerinden sızan yel giriyor içeri. Dönüp durduğun odanda birer birer çarptığın duvarlar buz kesiyor. Sağlam basıyorum sandığın yerler ayaklarını acıtıyor. Her ev, sıcak bir yuva olmuyor işte insana. Böyle düşünceli havalarda daha çok üşümek, kaderi oluyor insanın.
Kader demişken sözcüğün ağırlığını üzerimde hissediyorum. Bazı sözcükler öyledir nihayetinde, içerdikleri harf sayısından bağımsız, mananın verdiği derinlikle ölçülür kütleleri. Koca bir ömre yayılır hacimleri. Kader ya da yazgı, öyle bir sözcük işte benim için. Dişlileri arasında ezildiğin bir çark olur kimi zaman. Zaman, mekân ve belki de suretler değişir, döngüler aynı kalır. Bazen de iradenin açtığı özgür alanda kısa paslaşmalar olur, belirir ihtimaller. Seçimler vardır ve onlara göre ödenen bedeller… Güzergâhta beliren yol sapakları… Seni sıkıştıran dişlilerin arasında ezilip ufalmak yerine kanatlarını açıp yükseklere doğru uçmak istersin. İçsel bir çağrıdır bu. Sesini kısmaya çalıştıkça daha da güçlenen…
Oturduğum yerden bu çağrıya kulak verdiğimde meselenin aslında yüksekler de olmadığını anlıyorum. İnsan, özünden ne kadar uzaklaşırsa evinden de ev bildiklerinden de o kadar ayrı düşüyor işte. Kendine yabancılaşmanın verdiği hüzün sarıyor etrafını. İçinde yanan ateş sönüyor. Savrulup kendinden uzaklara düşerken üşüyor, üşüyor, üşüyor…
Şimdi bir kediyleyim, battaniye yerine onun sıcaklığı var üzerimde. Tüylerinin arasından yayılan huzur, iliklerime işliyor. Küçücük, ıslak burnundan alıp verdiği nefesle inip kalkan göğsünde eriyor zaman. Kafasını kaldırıp gözlerini gözlerimle buluşturduğunda çözülüyor buzlar. O kısık bakışın içine doluşuyor ihtiyaç duyduğum şefkat. Yine o bakıştan iniyor masumiyet; bir dua oluyor, bir dilek, belki de bir vasiyet…
Sessizliğin içinde bölüştüğümüz sıcacık anda benimle konuşmaya başlıyor, yüreğimle duyuyorum onun bilgelik dolu sesini: ‘Yol uzar, kısalır, başa bile döner ama kendinden kendinedir asıl yolculuk. Ne olursa olsun kendine varmayı bil, özünü unutma. Hayat dediğin bir varmış, bir yokmuş… Zaman bir yanılsamadan ibaret. Gelip geçen mevsimlere yenilmeden üşümek istemiyorsan zihnini değil, hatta kalbini de değil, ruhunu dinlemeyi öğren! Gerçek yuvanı bulduğunda, merak etme diner tüm ayazlar! Ne pencerelerden giren yel, ne soğukluğu duvarların, ne de acımasızlığı yerlerin… Hiçbiri ama hiçbiri o zaman üşütemez seni! Yeter ki sen kendin söndürme içinde yanan ateşi!’
Kucağımda oturan kediyle bakışmamız bir süre sürüp gidiyor. Kendime kuş bakışı baktığım yerde anlıyorum ki bir de kedi bakışı diye bir şey varmış. İçine içine bakmakmış bu, özüne özüne… Üşüye üşüye öğreniyorum bugün. Isınmak için ruhuma daha çok sarılmam gerektiğini bilerek… Zamanı anda eriterek…
