Lavinya Dergisi
RÜZGÂRIN TAŞIDIĞI SESSİZLİK
Bazı sabahlar dünya, sanki kimsenin uyanmasını istemez.
Işık, perde aralığından usulca süzülür; havada belli belirsiz bir toz dans eder.
O an anlarsın — sessizlik de bir dil taşır.
Ve o dil, acele etmeyenlerin anlayacağı kadar yavaştır.
Rüzgâr, ağaçların arasından geçerken geçmişin ince kırıntılarını taşır.
Bir dalın ucundaki yaprak, bir zamanlar başka bir mevsimin nefesidir.
Belki hiçbir şey kaybolmaz; sadece biçim değiştirir, sadece yer değiştirir.
Kelimeler toprağa karışır, duygular bulut olur, düşünceler uzak bir gökyüzüne savrulur.
Bir denizin kenarında durursun bazen.
Suyun sesi, kalbin atışını taklit eder.
Her dalga bir düşünceyi kıyıya getirir; kimi ağır, kimi köpük kadar hafif.
Ama hiçbiri kalmaz orada — çünkü deniz, tutmayı değil, bırakmayı öğretir.
İnsan bazen yürümek istemez.
Durmak ister, yalnızca nefes almak, yalnızca var olmak.
Çünkü hareket ettikçe değil, durduğunda duyarsın dünyanın nabzını.
O sessizlikte, bir ağacın köklerine benzersin; görünmez ama derin.
Yeryüzüyle aynı ritimde, aynı sabırla var olursun.
Güneş, bir noktada yavaşça batmaya başlar.
Gökyüzü, mavinin suskun tonlarından turuncuya, oradan da mora döner.
O renk geçişlerinde hayatın kendisi gizlidir:
Bir doğum, bir bitiş, bir arada.
Ve sen fark edersin — hiçbir şey tam olarak gitmiyor, hiçbir şey tam olarak kalmıyor.
Her şey biraz yarım, biraz eksik; ama tam da bu yüzden güzel.
Gece çökerken, rüzgâr yeniden konuşmaya başlar.
Bu kez daha yumuşak, daha içli bir tonda.
Sanki evren, kulağına bir sır fısıldar:
“Hiçbir sessizlik boş değildir.”
Çünkü sessizlik, dünyanın dua etme biçimidir.
Ve sen, bu duanın bir parçasısın.
Bir taş kadar sabırlı, bir dalga kadar geçici, bir nefes kadar gerçek.
Belki de hayat, rüzgârın taşıdığı o sessizliktir —
ne tam susar, ne tam konuşur.
Ama dinlersen, anlatmak istediğini kalbin duyar.
