Lavinya Dergisi
AKIP GİDEN BİR YANILSAMA
Zaman… Ne görebildiğimiz ne de tutabildiğimiz. İçimizde bir yerlerde akmaya devam eden dingin bir su gibi—yakalamaya çalıştıkça hızlanan, bazen de bir anın içine sıkışıp bize sonsuzmuş hissi veren bir girdap. Peki, gerçekten var mı zaman, yoksa sadece biz mi onu hissediyoruz?
Antik Yunan filozofları da bu sorunun peşine düşmüştü. Herakleitos, "Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın," dediğinde aslında her şeyin sürekli değiştiğini anlatıyordu. (Tabii, bunu bir su faturası ödemeden önce söylemiş olması muhtemel.) Platon içinse zaman, kusursuz bir gerçekliğin soluk bir yansımasından ibaretti. Ama sonuç değişmiyordu: İnsan, geçmişin hayaletleriyle geleceğin hayalleri arasında sıkışmış bir varlıktı. Peki, gerçekten zamana hükmedebilir miydi?
Sonra 20. yüzyılda Albert Einstein sahneye çıktı ve zamanın mutlak olmadığını kanıtladı. Hareket eden bir gözlemciye göre zaman yavaşlayabilir, hatta kütle çekimiyle bükülebilirdi. Bir uçakta ilerleyen saat, yeryüzündekinden farklı çalışıyordu. (Bu da uçak biletlerinin neden pahalı olduğunu açıklıyor olabilir!) Yani zaman, düşündüğümüz kadar kesin ve değişmez değildi. Öyle ki, sevdiğiniz biriyle vakit geçirirken zaman su gibi akarken, sıkıcı bir toplantıda saatler geçmek bilmez.
Tarih boyunca medeniyetler de zamanı yakalamaya çalıştı. Eski Mısırlılar, güneşin hareketine göre takvimler oluşturdu. Maya uygarlığı, zamanın döngüler halinde aktığını düşündü. Ama biz günümüzde bile bir anı durdurabilmek için fotoğraflar çekiyor, günlükler yazıyor, ses kayıtları alıyoruz. Tüm bunlar, zamana karşı küçük ama çaresiz isyanlarımız değil mi? (Ne yaparsak yapalım, o selfie 10 yıl sonra “Ben bunu nasıl paylaşmışım?” dedirtecek, ama olsun.)
Asıl soru şu belki de: Zamanın ölçülebilir olması, onu daha az acımasız yapıyor mu?
Zaman, sevdiğin birinin gözlerinin içini son kez gördüğün andır. Ellerini tutarken geçen o birkaç saniye, bir ömür boyu aklında yankılanabilir. Bir çocuğun ilk adımı, bir vedanın son bakışı, bir kahkahanın hafızada yankılanan sesi… Bunların hepsi zamanın içinde saklıdır. Ama zaman, hatıraları sever mi ? Yoksa yalnızca akıp gitmek mi ister?
Yine de zamanın en büyük sırrı, onun içinde nasıl yaşadığımızda saklı. Belki de zamanı ölçmeye çalışmak yerine, onu hissetmeyi öğrenmeliyiz. Bir anın içinde kaybolmayı, gerçekten orada olmayı… Çünkü belki de zaman, bizim onu nasıl yaşadığımız ile anlam kazanıyor.
Ve belki de asıl mesele, zamanı durdurmaya çalışmak değil, onunla birlikte akabilmek.