Lavinya Dergisi
ŞİİRLE YOLCULUK"En ağır işçi benim. Gün 24 saat seni düşünüyorum." İlk kez, bu dizelerle bir şiiri böyle sevmiştim. Şiirin sahibi ise aşka aşık olan hüzün şairi Ümit Yaşar Oğuzcan'dı.. Bu şiir ve şairle tanışmadan önce, şiir dünyası benim için anlamsız gelirdi. Kendime "Bu insanlar, bu şiir adındaki gereksiz dörtlükleri neden sever?" diye sorardım genellikle. Ancak cevap bulamazdım çoğu zaman, çünkü benim için hiçbir anlam ifade etmezdi şiirler. Okumayı severdim, ancak daha çok olay örgüsünün var olduğu yapıtları okurdum. Ancak şiire hep kapalıydım, ta ki lise dönemime kadar. Lise üçüncü sınıfta bir edebiyat dersinde tanıştım şiirlerle. Edebiyat hocamız Yaşar Derin'in bu şiiri bize aktarmasıyla oldu. Şiirde beni alıkoyan tek nokta, şiirin kısa ve öz olmasıydı. Tabii ki girişinin hakkını vermem gerekiyordu. Yaşar Hocam, şiirin "En ağır işçi benim" bölümünü okuyunca, ergen aklımla maden işçileri üzerine yazılmış bir şiir olduğunu varsaymıştım. Ancak şiir, "Gün 24 saat seni düşünüyorum" diyerek beklenmedik bir sonla bitmişti. Bunun üzerine, bu şiiri defterime şairinin adıyla birlikte not aldım. Bir zaman sonra Yahya Kemal Beyatlı'nın "Sessiz Gemi"siyle tanıştım. Diğeri nasıl aşk üzerine yazıldıysa, bu da ölüm üzerineydi. Son nakaratı; "Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler. Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden" şeklinde bitiyordu. O kadar ilgimi çekmişti ki bu şiir olayı, bunun için ayrı bir defter tutar olmuştum. Şiirde bir mana, bir tutarlılık aramadan sevmeye başlamıştım. Yaş ilerledikçe ve şiiri sevdikçe ufak tefek şiirler yazma yoluna gitmiştim. Yaptığım denemelerim sonucunda şiir yazmak için uygun olmadığımı ancak şiir okumak için çok uygun bir yapıya sahip olduğuma kanaat getirmiştim. Şiir hayatımda öyle bir yere gelmişti ki, kalp kırıklıklarımda Cemal Süreya’nın “Uzaktan Seviyorum”, hayatı birçok anlamda sorgulama evresinde Ümit Yaşar’ın “İnsanoğlu’na”, aşkla yeni tanıştığımda Atilla İlhan’ın “Ben Sana Mecburum’una, yaşlanma konusu açıldığında Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Yaş”ına, hovardalık mevzu bahis olduğunda Ümit Yaşar’ın “Milyon Kere Ayten”ine, Küçük İskender’in “Yalnızca Öptüm’üne karşılıksız ya da imkansız aşkta Nazım Hikmet Ran’ın “Tahir ile Zühre Meselesi”...’ne sığındım. Her duyguma karşılık şiire sığındım. Zira şiir yaşamadan da anlatabiliyordu. Tıpkı Ümit Yaşar Oğuzcan gibi. Ümit Yaşar, 'Aşka aşık' bir şairdi ama görücü usulüyle evlenmiş ve aşkı hiç tatmadan bence çok güzel aşk şiirlerini yazmış bir şairdir. Toparlayacak olursam, geçen İbrahim adında bir arkadaşımla konuşurken beni Nilgün Marmara’ya benzettiğini söyledi. Ben de çok adını duyduğumu ama kendisini tanımadığımı ifade ettim. Bu sohbetten sonra Nilgün Marmara hakkında ufak bir tarama yaptım. Hep roman yazarı diye düşündüğüm Nilgün Marmara’nın aslında şair olduğunu öğrendim. Derken konu şairden şiire geldi. Ben de roman kadar olmasam da bir şiir sever olduğumu ifade ettim. Tabii Ümit Yaşar Oğuzcan’dan da bahsettim. O kadar çok Ümit Yaşar konuştuk ki en son bu hafta Lavinya Dergisi’nde bunu dillendirme kararı aldım. Sonra baktım ki dergimizin kurucusu ve aynı zamanda genel yayın yönetmeni Sayın Tolga Türkmen benden önce davranmış ve Ümit Yaşar Oğuzcan hakkında çok güzel bir demeç yazmıştı. Ben de konudan çok sapmadan hem Ümit Yaşar Oğuzcan ve şiirle tanışma hikayemi hem de edebiyatımızda yer etmiş bazı şairlerimizi ismen de olarak yad ederek ufak bir dokunuş yapmak istedim. Eğer yazım ufak da olsa sizde bir etki yaratmış ve sözünü ettiğim şairlerin şiirlerine yönlendirmişse ne mutlu bana derim… Sözlerimi noktalarken sizi Turgut Uyar ’ın “Bir gün Sabah Sabah” şiiriyle baş başa bırakıyorum...
Bir Gün Sabah Sabah