Lavinya Dergisi

PEJMÜRDE
Nurten K. TOSUN

Rakamlardan öykülere yolculuk. Kalem, kağıt, düş ve pamuk şeker eşliğinde...

Hayat diyorum. Hayat. Maraton. Bazen açık havada yüz metre düz. Bazen kapalı havada yüz on metre engelli koşmak. Arkanda esen rüzgâr. Ter içindesin. Etrafta insan çok. Kalabalık, ses, toz. Sana bakıyorlar ama seni görmüyorlar.
Hayat diyorum. Maraton. Beni görsünler diye çabalıyorsun o maratonda. Doğduğun andan itibaren. İpi önce göğüslemek için. En çok alkışı almak için. En güzel formayı giymek için. En iyi sözcüğünün yanına ismini koymak için büyük puntolarla. Sıfatlar, sıfatlar... Ödüller, kupalar. Nihayetinde en değerli kupayı eve götürmek için... Altın, gümüş, bronz... Çok, daha çokları daha iyileri. Yenileri, yineleri...
Hayat diyorum. Maraton. En güzeli olmak için, en ışıklı kuaförde almak için soluğu, en marka çantayı takmak için koluna, sonra o şık yeni açılan steak house bekliyor, en pahalı siparişi vermek için koşun. Son bir tur daha kaldı diyebilmek. Bu yarışı da kazanayım. Öyle biraz soluklanayım. Kazandın! Alkış. Ama orda seni bekleyen yeni bir yarış daha var. Katılmazsan ne derler? Korktu. Beceremedi. Yoruldu. Ya yaa başkası göğüslerse ipi? Vitrindeki mor kadife ceket... Olmaz. O kupada senin hakkın. Benim hakkım! O kadife cekette...
Hayat diyorum. Maraton. Koşu bitmiyor. Ayakların mı yoruldu? Taşımıyor mu seni? Nefes mi alamıyorsun? Olmaz! Durma şansın yok senin. Ömür uzun. Yarış çok. Araban değişecek daha. Modeli eskidi. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ya. Devam etmelisin. Koşmalıyım. Koşmalısın. Hep dinç olmalısın. Bende... Daima bakımlı, dinamik. Her şeye yetişmeli, evde ütü de bekler. Çocuğun ödevi. Öğrenmeli tüm yenilikleri, bilmeli. Teknoloji, uzay çağı. Durmamalı. Zihnin de çalışmalı aynı zamanda. O son girdiğin yol fazla taşlı, topuklara dikkat, biraz daha özen lütfen! Ayrıca gereksiz mola vermemeli...
Hayat diyorum. Maraton. Dayanıklılık gerektirir. Sen diyorum devam et. Dayanıklı ol. Daha, daha... Ben bir durdum. Bir an düşündüm. Bu defa doydum. Yavaşladım. Koşmuyorum. Yetişmiyorum ipe artık. İpe un serdim. Minik adımlarla yürüyorum. Yürürken de hayal kuruyorum. Etrafıma bakıyorum ilk defa. Hep koşmuşum. Elimde kese kâğıtları, dolu dolu. Görememişim. Şimdi bir bakıyorum sıcak soba, kıvrılıyorum. Çeşme varmış köşe başında. Duruyorum. Kana kana su içiyorum. Mor cekette eskidi üzerimde. Yeni vitrin ilgimi çekmedi henüz. Ceket aklıma gelmeden önce soba diyordum. Sıcacık soba. Üzerinde pişirip kestane yiyorum. Taramıyorum saçlarımı bile bazen. Maraton da yanımdan koşarak geçenler bir durup bakıyorlar. Pejmürde diyorlar bana. Eski, püskü, perişan. Lakin bilmiyorlar ki; omuzlarında dünyayı sırtlayarak koşan onların arkasından ben gülüyorum asıl. Kollarım boş. Hafifim. Sıcak kestaneler ağzımda dağılıyor. Dağılırken keyifleniyorum. Sesleniyorum arkalarından: "Pejmürde diyor ki ben çok geçtim o yollardan. Şu kestane kadar tat vermediler. Koş, koş, yetiş ipeeeee"