Lavinya Dergisi

ÖLÜM
Ayşe HAYMA

Ruhumuzdaki iyiliklerin silgi tozu gibi dört bir yana dağıldığı,o müthiş cömertlikte yaşanmalı..

Bilhassa ölümün inceliğinden değil, yaşamın işleyişinden başlamalıyım sözlerime. İşlemek; kelime manasına sığdırılabilen ilerlemek dışında, tıpkı keskin bir virajda aniden yavaşlamaya başlayan aracın bir papatyayı ezerek kanatması gibidir aslında. "Değişim kanamaktır" o vakit. Zamanımıza biçilmiş bu ömürde; ölümdeki bereketi, hareketlerle doldurmaktır. Çünkü insan ancak bir ömür insandır. Seyyar bir karaktere sığdırılan ömrün, ölümü de ancak tuğlası çalınmış bir duvar gibi dökük olacaktır. Kimilerine göre "yaşama yeniden başlamak "olan dört harfli bu kelimede aradığımız mahiyet: Mevlana'nın "Benim ölüm günüm, düğün günümdür " dediği tek bir cümleyse; kalpteki tutkunun aradığı inanca dört elle sarılmalıyız. Tutkulara bağırmadan usulca seslenmeliyiz. Onları bakıma muhtaç bir bebek edasıyla eğitmeli, sesimizdeki gürlüğü kanadığımız yerdeki hâyada örtmeliyiz. Yaşamı ölümdeki menfaate de mebni kılmamalıyız. Bilmeliyiz ki inandığımız asırda varız. Nasıl ki çiftliklerin elma şekerleri koyunlarsa, ruhumuzun helali de inancımızdır. Beş parmağımızla dokunduğumuz hayatın sefası yine beş büyük sıfatla toprak altını doldurduğumuz kabir hayatıdır. Sıfatı ne denli büyük ve samimi tutarsak; kabirde bekleyişimizin, ölümümüzü ancak böyle taçlandırdığını görürüz. Döngü böyledir işte; ektiğin yeri biçersin.
Ölüm tıpkı kısa bir film çekebilmek için ihtiyaç duyulan; ışık, ses, dekor, atmosfer, oyunculuk, replikler gibi etmenlerin insan ruhuna yansıması olmalı. Toprağın altında çürütmeye çalıştığı tek şeyin organizma olmadığına, yaşarken kanayarak biz meydan okumalıyız. Ölümü taçlandırabileceğimiz son noktanı Kur'an-ı Kerimde şöyle zikredildiğini hatırlatmak istiyorum: "o kimse ki hevasını iyi intiba ilah etmiştir".
Şu satırlardan sonra dilim lâl, kalbim pınar oldu..