Lavinya Dergisi

ÇÖL KENARI
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

Mathilda’ya…

Ömrümüzden uçuşan takvim yapraklarından birinde, bir çemberin içinde dönüp duran akreple yelkovanın kısalıp uzayan mesafesinde oturup önümde uzanan uçsuz bucaksız kum taneciklerinin arasında kendi suretime bakmaktayım. “İnsan kumlarda kendini görür mü, Mathilda? Çöl bir ayna olabilir mi insana?” Zihnime saplanan soru işaretlerinin çengellerinin ağırlığı altında daha çok kuma batıyorum, belki de bu çorak topraklara kök salacak bir aidiyet arıyorum. Ne çok dağıttım kendimi ne çok böldüm… Sam yelinin pervasızca önüne kattığı kum taneleri gibi o kumuldan bu kumula savrulup durdum. Ait olduğumu sandığım yerdeyse eninde sonunda yine bir bedevi oldum. An geliyor bu göçebelikten de yoruluyor insan. Üzerinde oturduğum kumlar bile anladı yorgunluğumu. Saçlarıma düşen beyazlardan, uykusuzluğun biriktiği göz altı torbalarımdan bağımsız hem de. Görmek isteyen görüyordu. Bakmanın yüzeyselliğinin ötesinde dururdu görmek, daha derine inmeye cesaret edenlerin işiydi bu. Çöl beni görüyordu, daha da iyisi anlıyordu. Anlaşılmayalı epey zaman olmuştu hâlbuki. Anlaşılmamanın soğuk namlusu uzandığında göğsüme, defalarca ölmüştüm ben. Daha kaç canım kaldı bilmiyorum o yüzden. Böyle bir bilinmezliğin içerisinde sessiz bir lisan filizleniyor çöl ile benim aramda, hissediyorum. Tüm suskunluklarımı sırtlanan bir çiçek oluyor bu bağ. Suskun bir çiçek… “Sen de görüp duyuyor musun, Mathilda? Konuşmasan da beni anla! Hem bazen de hikâye anlatırım ben, şapkamdan hikâyeler çıkartırım. Kalemimin ucunda dönen dünyamda, istersen birine rast gelirsin. Ama sen henüz yazmadığım bir hikâye ol, Mathilda! Kalemimin ucuna kon ve gitme!”
Ve şimdi zihnimde bir fotoğraf karesi… Van Gogh’un fırçasından damlamış gibi… Her yer sarı… Bir çöl kenarı… Ben ve kumlar… Kumlara dağılmış yansımam… Kendimden uzakta kendime bakıyorum, onu görüyorum. Deve tüyünü andıran bir sarılık olur yalnızlık, büyür insanın içinde ve taşar çizgilerden artık içine sığamadığında. Ne de olsa yıldızsız gecelerde gök daha bir gaddar, insan daha bir ıssız… Beni sarıp sarmalayacak şefkate varmak için az gittim, uz gittim, dere tepe, düz gittim. Ömrü kadife kanatlı kelebeklerden daha az, topu topu bir göz kırpımıydı. Gördüğüm düş, kendini tekrar eden bir yanılsama, belki de kendimi saçtığım çölde bir seraptı. Yine de inançla doldurdum, anlamsızlığın törpülediği boşluğu. Ve anladım ki kendinedir insanın en büyük hac yolculuğu… “Kendini bul, Mathilda! Kendini bulduğunda çölü aşacaksın!” Ben artık kum oldum, çöle karıştım. Parmak uçlarımdan dökülüyorum.


Not: Döne döne dönüştüğümüz dünyada herkes kendi çölünün simyacısı değil miydi?
https://www.youtube.com/watch?v=93YLq33xk24