Lavinya Dergisi

DORIAN GRAY'İN PORTRESİ
Cansu TÜRKMEN

‘‘Başkalarının gözleri hapishanelerimiz; düşünceleri ise kafeslerimizdir.’’ -Virginia Woolf

Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi orijinal adıyla The Picture of Dorian Gray adlı romanı, yalnızca bir insanın ahlaki çöküşünü anlatan gotik bir eser değildir; aynı zamanda modern insan ruhunun kendi sureti karşısında uğradığı büyülenmenin trajik hikâyesidir.  
 
Yazarımız Wilde bu romanda güzelliği bir lütuf olmaktan çıkarıp bir felakete dönüştürür çünkü Dorian Gray’in trajedisi yaşlanmak değil, aksine aslında hiç yaşlanamamaktır.  
 
Zaman onun bedenine dokunamazken ruhu ağır ağır çürür; böylece roman, insanın dış görünüşü ile iç dünyası arasındaki korkunç uçurumu da görünür hâle getirir. 


Dorian
Gray başlangıçta neredeyse şiirsel bir masumiyet taşır. Basil Hallward’ın gözünde o, sanatın ete kemiğe bürünmüş hâlidir; lekesiz bir gençlik, kusursuz bir yüz ve bozulmamış bir ruh… Fakat Wilde daha ilk sayfalardan itibaren güzelliğin içinde gizli bir yıkım tohumu bulunduğunu hissettirir. 
 
 
Yani insan denilen varlık kendisinin farkına vardığı anda doğallığını kaybetmeye başlar. 


Dorian da
romanda tam olarak bunu yaşamaktadır. Lord Henry’nin zehirli cümleleri onun zihnine sızarken, genç adam ilk kez kendi güzelliğine dışarıdan bakmayı öğrenir ve o andan sonra artık yalnızca yaşayan biri değil, kendisini seyretmeyi seven biri hâline gelir.


Romanın en trajik yanı da
bu’dur: Dorian artık bir insan gibi değil, korunması gereken bir porteden ibarettir.


Lord Henry’nin düşünceleri Dorian’ın ruhunda yavaş
akan bir zehir gibidir, ona göre hayatın tek anlamı haz ve zevktir; vicdan ise insanın kendi doğasına karşı geliştirdiği korkakça bir alışkanlıktan ibarettir. Wilde bu fikirleri öylesine büyüleyici bir dille bizlere aktarır ki okur bile zaman zaman bu düşüncelerin cazibesine kapılır fakat roman ilerledikçe bu estetik sarhoşluğun altında derin bir çürüme olduğu anlaşılır çünkü bu sınırsız haz fikri, insan ruhunu özgürleştirmek yerine onu kendi arzularının kölesi hâline getirmekten başka hiçbir şeye sebep olmaz... 


Dorian
Gray’in psikolojisi aslında tam da bu noktada parçalanmaya başlar. O artık hissetmekten çok deneyim toplamaya çalışan biridir. Zaman ilerledikçe; insanlarla gerçek bağlar kuramaz çünkü onların ruhlarına değil, kendisinde bıraktıkları etkiye önem verir. Sibyl Vane’e duyduğu aşk bile aslında bir insana değil, bir yanılsamaya karşı hissettiği hislerden başka bir şey değildir. Dorian genç kadının kalbine değil, sahnedeki güzelliğine âşıktır. 
 
 

Sibyl
’in sahnede kötü oyunculuk sergilediği o gecede Dorian’ın sevgisinin bir anda yok olması, onun ruhsal kırılmasının en sert göstergesidir, çünkü o anda aşkın bile estetik bir hazdan ibaret olduğunu ona düşündürür.


Sibyl’in ölümü ise romandaki ilk büyük sessizliktir.


Normal bir insan için yıkıcı olacak bir trajedi, Dorian’ın içinde yalnızca kısa süreli bir ürperti yaratır. Sonrasında bu ölümü bile “güzel bir dramatik olay” gibi görmeye başlar. 
 
 

İşte
Wilde’ın dehası burada ortaya çıkar: Dorian’ın kötülüğü ani değildir; o, yavaş yavaş insanlığını kaybetmektedir. Ruhundaki çürüme gürültülü değil, oldukça sessizdir. Tıpkı kapalı bir odada bozulan bir çiçek, ateşin parlaklığının etrafında uçuşan kelebekler ve güveler gibi…


Portre ise bu sessiz çürümenin aynasıdır.


Roman boyunca portre yalnızca fantastik
, simgesel bir unsur olarak kalmaz; Dorian’ın bastırdığı vicdanın bedene dönüşmüş hâline gelir. Dorian dışarıda hâlâ ışıl ışıl bir gençlik taşırken, portredeki yüz ise aksine giderek korkunçlaşır. 


Wilde burada insan psikolojisinin en karanlık gerçeklerinden birini anlatır: İnsan işlediği kötülüklerden çok, onların görünür olmasından korkar. Dorian’ın asıl dehşeti günahları değil, portrede ortaya çıkan gerçek yüzüdür
çünkü portre onun sakladığı her şeyi açığa çıkarır; kibri, merhametsizliği, korkaklığı ve ruhsal çürümesi…


Bu nedenle Dorian’ın hayatı ilerledikçe
, yaşı geçtikçe korkusu da kendisiyle bir o kadar büyür.


Başlangıçta portre ona bir özgürlük gibi görünür; günahlarının bedelini artık kendi bedeni değil, tuval ödeyecektir
fakat zamanla portre bir vicdan azabına evrilir. Her bakışında kendi ruhunun parçalandığını görür. 
 
 

Wilde
burada çok güçlü bir ahlaki fikir kurar: İnsan suçlarından kaçabilir, fakat kendisinden kaçamaz.


Romanın en etkileyici taraflarından biri de güzelliği ahlaki bir değer olmaktan çıkarmasıdır. Viktorya dönemi toplumunda dış görünüş çoğu zaman karakterin işareti sayılırken, Wilde
o dönemde bunun tam tersini gösterir. Dorian’ın yüzü hâlâ masum görünürken ruhu bir canavara dönüşmektedir. Böylece güzellik, iyiliğin sembolü olmaktan çıkar; kötülüğün maskesine dönüşür. 


Aslında Dorian
Gray modern insanın en büyük trajedisidir: Görünüşünü ruhunun önüne koyan bir insan…


Ayrıca r
omanın sonunda Dorian’ın portreyi yok etmeye çalışması son derece semboliktir. O artık yalnızca tabloyu değil, kendi vicdanını öldürmek ister ama insan kendi ruhunu yok ederek kendinden kurtulamaz. Bıçağın portreye saplandığı anda Dorian’ın gerçek bedeni ortaya çıkar: yaşlanmış, çökmüş ve korkunç bir ceset… Wilde burada zamanın aslında hiç durmadığını gösterir. Bastırılan her şey sonunda geri döner; insan ruhu er ya da geç kendi gerçeğini bir şekilde açığa çıkarır.


Dorian
Gray’in Portresi
, bu yüzden yalnızca estetik bir roman değil, insan doğasına dair karanlık bir ağıttır. Wilde güzelliğin büyüsünü anlatırken aynı zamanda onun içindeki ölüm duygusunu da bizlere sezdirir. 
 

İ
nsan yalnızca bedenini koruyarak yaşayamaz; ruhunu ihmal ettiği anda, en kusursuz yüz bile içten içe çürümeye başlar.


Ve belki de romanın en korkutucu tarafı
şudur:

 
Ne Dorian Gray, ne de biz; birbirimize pek de yabancı değilizdir.


Onun aynasında, kendi çağımızın
silüeti görünür.