Lavinya Dergisi

GODOT'YU BEKLERKEN
Cansu TÜRKMEN

‘‘Başkalarının gözleri hapishanelerimiz; düşünceleri ise kafeslerimizdir.’’ -Virginia Woolf

Pekala 20. Yüzyıl tiyatrosunun kırılma noktalarından biri olan Godot’yu Beklerken, orijinal adıyla Waiting for Godot, insanlığın varoluşuna dair sunduğu sarsıcı bir bakış açısını gözlerimizin önüne serer. Kendisi yalnızca klasik dramatik kurgu içermez, aynı zamanda bizleri de durumun içerisine dahil ederek adeta interaktif bir tiyatro oyununa dönüşür. 

İlerlemenin tıkandığı, durağanlığın yansıtıldığı bu oyunda; belki de bizlere çok şey düşündürerek, insanların anlam arayışını ve bu arayışın çoğu zaman yersiz oluşunu sahneye taşıyarak aynı zamanda bizlere eşsiz bir tecrübe kazandırır. 

Demem o ki, Waiting for Godot tek başına bir tiyatro değil, bir deneyimdir. 

Mesela, metnin merkezinde yer alan bekleyiş teması, sıradan bir eylem olmaktan çıkarak varoluşsal bir metafora dönüşmektedir; böylece Vladimir ve Estragon’un Godot’yu saatlerce hatta günlerce beklemesi, aslında insanın hayatı boyunca ertelediği umutları, beklentileri ve anlam arayışını temsil eder ancak bu bekleyiş hiçbir zaman onlar için bir sonuca ulaşmaz; Godot gelmez... Bu durum, modern bireyin sürekli geleceğe yönelip “şimdi”yi yaşayamama haline dair güçlü bir eleştiri de sunar. Eserin en çarpıcı özelliklerinden biri, dilin işlevine ve kullanımına yönelik yaklaşımıdır çünkü diyaloglar çoğu zaman birbirinden kopuk, tekrarlı ve yüzeyseldir, bazı zamanlar bu kopukluk izleyiciye çok şey düşündürür. Karakterler elbette ki konuşur, ancak bu konuşmalar çoğu zaman iletişim kurmaktan ziyade o boşluğu doldurma çabası gibidir. Bu bakımdan kullanılan dilsel yapı, iletişimin yetersizliğini ve insanın yalnızlığını derinleştirir. 


Sözcükler, cümleler ve konuşulanlar var olsa da; içi boş bir kabuktan ibarettir, çoğu zaman... 

Bununla birlikte, eleştirel bir gözle bakıldığında oyunda geçen anlamsız ve sessiz dakikalar izleyicileri hikâyeden soyutlayabilir; özellikle Waiting for Godot gibi tek-mekânda gerçekleşen tiyatrolar ve filmlerde seyirci bazen sıkılabilmektedir fakat dikkatli izlendiğinde anlatılan bir olayın aslında altında birçok anlamın yatabileceği de bir gerçektir. 


Oyunda zaman algısı da dikkat çekici biçimde işlenir. Günler birbirinin aynısıdır; geçmiş belirsiz, gelecek ise sürekli ertelenir. Bu döngüsel zaman anlayışı, insanın hayatındaki monotonluğu ve değişim umudunun çoğu zaman bir yanılsamadan ibaret oluşunu yansıtır. 


Zaman ilerler gibi görünür, ancak bu süreçte hiçbir şey değişmez. 


Sonuç olarak, Godot’yu Beklerken, absürd tiyatronun en güçlü örneklerinden biri olarak, insanın varoluşsal boşluğunu ve anlam arayışını çarpıcı bir sadelikle ortaya koyar. 


Bizlere cevaplar sunmak yerine sorular sorar; açıklamak yerine belirsizliği derinleştirir. Bu yönüyle, okuyucusunu ve izleyicisini pasif bir alıcı olmaktan çıkararak aktif bir anlam çıkarıcısına, üreticisine dönüştürür ancak tam da bu nedenle eser, hem büyüleyici hem de zorlayıcıdır: 


Çünkü sahnesinde sunduğu bu kısıtlı dünya, alışıldık anlatı kalıplarının ötesinde, rahatsız edici bir gerçeklikle yüzleşmeyi gerektirmektedir...