Lavinya Dergisi

YOLUN SONUNDAKİ OKYANUS
Cansu TÜRKMEN

‘‘Başkalarının gözleri hapishanelerimiz; düşünceleri ise kafeslerimizdir.’’ -Virginia Woolf

Neil Gaiman ve Yolun Sonundaki Okyanus, orijinal adıyla The Ocean at the End of the Lane, İngiliz Dili ve Edebiyatı'nda oldukça sarsıcı ve dönüştürücü bir yere sahiptir. Örneğin, geleneksel açıdan bakıldığında ‘‘çocuk edebiyatı’’ ve ‘‘yetişkin edebiyatı’’ arasında keskin bir çizgi vardır. Gaiman, bu eserle birlikte bu çizgiyi yok eder.

Akademik değerine göz atıldığında bu kitap; fantastik, korku, otobiyografi ve büyülü gerçekçilik unsurlarını bir araya toplar ayrıca edebiyat eleştirmenleri de bu tarzı ‘‘Karanlık Fantezi’’ veya ‘‘Modern Mitoloji’’ olarak adlandırır.

Yolun Sonundaki Okyanus, çocukluğun o dehşet verici ve büyüleyici gerçekliği ile yetişkinliğin rasyonel ama bir o kadar da sığ dünyası arasındaki o aşılmaz sınırı ele almaktadır ve bu roman, baş kahramanımızın bir cenaze töreni için çocukluğunun geçtiği Sussex'e dönmesiyle başlamaktadır; ancak bu sıradan ‘‘eve dönüş’’ hikayesi, arka bahçedeki bir göletin aslında bir okyanus olduğunun hatırlamasıyla, karanlık anıların dehlizleri aydınlık bir arkeolojik kazıya dönüşmektedir. 

Gaiman’ın bu eserindeki evrende ‘‘çocukluk’’ aslında henüz evcilleştirilmemiş, ham ve tehlikeli bir bilgi formudur da denilebilir ayrıca romanın başında anlatıcıyı eski evine çeken şey, sadece nostalji değil, bastırılmış bir travmanın sessiz ilmeğidir. Bu, çocukluğun o en saf ve savunmasız anına, yavru kedisi Tüylü’nün kaybına kadar uzanır. Yetişkinler dünyası için bu kayıp, kitapta bahsedildiği üzere bir hasar telafisi meselesidir; ölen bir canlının yerine yenisini koyarak sorunun çözüldüğüne inanırlar. Oysa çocuk zihni, yaşamın ikame edilemez biricikliğini kavrar: ‘‘Yaşayan bir şeyi yok edip yerine yenisini koyamazsınız’’. Bu sahnede Gaiman, yetişkinlerin dünyayı nesneler (maddiyat) üzerinden, çocukların ise ruhlar (maneviyat) üzerinden algıladığı o büyük ontolojik uçurumu resmeder. 

Kitabın kötücül varlığı Ursula Monkton, aslında yetişkinlerin en karanlık arzularının bir yansımasıdır. O, insanlara istedikleri şeyi vererek onları kontrol eder. Ancak Lettie Hempstock’un temsil ettiği kadim dünya, bu arzuların ne kadar sığ olduğunu bilir. İnsanlar, bilgeliğin, barışın veya huzurun peşinde koşmak yerine sadece ‘‘para’’ gibi basit ödülleri arzulayan ‘‘basit yaratıklardır’’. Bu noktada roman, yetişkinliği bir olgunlaşma evresi olarak değil, tam tersine, derin anlamlardan kopuş ve bir çeşit ruhsal körleşme olarak tanımlar, tıpkı yeni açılmış bir kurşun kalemin yazdıkça körleşerek; tükenmesi gibi. 

Yetişkinlerin, çocuğun anlattığı korkunç gerçeklere (maden işçisinin ölümü, havuzdaki canavarlar) inanmamasının sebebi de budur; onlar, doğruyu söyleseniz bile size inanmayacakları bir sağırlık çağına hapsolmuşlardır, tek bildikleri kendi doğrularıdır. 

Romanın felsefi derinliği, Hempstock kadınlarının dil ve gerçeklik üzerine kurduğu teoride yatar. Gaiman için söz, sadece bir iletişim aracı değil, ‘‘yaratılışın ilk tuğlası’’dır. 

Rüyaların dilinde söylenenlerin yalan olamayışı, çocuklukta hissedilen o mutlak gerçekliğin kanıtıdır. Bu kadim dilin hüküm sürdüğü evrende efsaneler ne yetişkinler ne de çocuklar için yazılmıştır; onlar her türlü kategorizasyonun ötesinde, neyseler o’durlar. Bir çocuk; bir ağacın tepesinde kitaplara sığındığında, Tanrıça Hathor'un aslan kılığında Mısır kumlarını kızıla boyadığı efsanelerde teselli bulurken aslında gerçekliğin en saf haliyle bağ kurmaktadır. Çocuklar keşfe çıkarken, yetişkinlerin sadece binlerce kez yürünen güvenli yolları (patikaları) takip etmesi, bu büyüleyici dilin aynı zamanda yetişkinlikte nasıl kaybedildiğinin de bir göstergesidir. 

Yolun Sonundaki Okyanus’un en hüzünlü teması, zamanın canlılar üzerindeki amansız etkisidir. Canlıların temel sorunlarından biri, uzun süre dayanmamalarıdır; bir gün yavruyken ertesi gün yaşlanırlar ve bu fiziksel çürüme, belleğin de parçalanmasına yol açar: Sonra anılara karışıyorlar; anılar ise gittikçe silikleşiyor, birbirine karışıyor ve kaybolup gidiyor. 

Bu sırada anlatıcı büyüdükçe, aynadaki yüzüne yabancılaşır ve kim olduğunu çözmeye çalıştığı o anlarda, görüntüsünün bir yabancıya ait olduğunu düşünür. Bu, bir açıdan büyümenin bedelidir; her gün biraz daha kendimizden uzaklaşır, o ‘‘okyanusu’’ sadece bir ‘‘gölet’’ olarak hatırlamaya başlarız. 

Aslında baş kahramanımız göletin başında otururken o ‘‘okyanusu’’ içtiğini ve her şeyi hatırladığını fark eder ama bu farkındalık onun için oldukça ağırdır. Çocukluğun o sınırsız sorumluluk duygusu, bir ömür boyu sürecek olan ‘‘Umarım bir gün beni affedersiniz; çünkü ben kendimi affedemiyorum’’ sızısına dönüşür. 

Sonuç olarak, Gaiman’ın başyapıtı bize her sayfasında şunu hatırlatır: Hayatta kalmak için unutmak zorundayız ama unuttuğumuz her şey, yolun sonundaki o okyanusun dibinde bizi beklemeye devam etmektedir. Bu, sadece bir kitabı değil, her birimizin içindeki o hiç kurumayan ama büyüdükçe unuttuğumuz kadim hafızayı da selamlar.