Lavinya Dergisi
ARAF
Sudenur SERTBAŞ
Arafın ta kendisi olmuş, şairlikle yazarlık arasında kalmış biriyim. Zihnimden düşüp kalemimin ucuna gelen her bir kelimeyi esaretten kurtarıyor, yolunu bulmaları için özgür bırakıyorum. Şimdi Lavinya Dergisindeyim. Bazı kelimelerimin yolunun buradan geçmesini istiyorum. Şiirden bir şair düşüyor, arafta yolunu bulmaya çalışıyor.
Aslında bu yazıya nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Kelimeler kesinlikle planlarla ortaya çıkmıyor. Şayet isterlerse beyaz bir boşluğun üzerinde yer ediniyorlar.
Hangi türde bir yazı olacağına karar veremedim, hangi duyguyu derinlerden çekip çıkaracağımı seçemiyorum.
Nasıl bir cümleyle başlayacağıma karar veremedim. İlk cümleyi kurarsam geriye kalan her cümle dökülmek için kalemimin altında kıvranacak. Belki de bu yüzden karar veremiyorum. Başladığım yerin nereye gitmek istediğini çözemiyorum. Ama çoktan başladım bile.
Ve hangi konuyu ele alacağıma karar veremedim, anlatılacak haddinden fazla şey var.
Düşüncelerim; tıpkı fırtınanın okyanusu ağlattığı bir gecede, dakikalar önce alabora olmaktan kurtulmuş bir gemi gibiydi. Yönünü bulamıyordu.
Sert dalgalar geminin çırpınışlarına her an bir yenisini ekleme düşüncesiyle sızlanırken onu bir belirsizliğe mahkum etmek istiyordu. Geminin kurtulmaktan başka yolu yoktu.
Çünkü bir fırtınada yönünü kaybederse bir daha o fırtınaya eşlik edemezdi.
Kısacası biri bu satırlara başlamadan önce karşıma geçip aklın nerede senin diye sorsaydı, alacağı cevap belki de benim en kararlı cümlem olurdu: Araftayım.
Bu yazı sözcüklere ilk kez hükmettiğim yer değil, ilk deneyimim hiç değil.
Ama tam olarak dönüp dolaşıp her defasında geldiğim o yer. Koca bir hissin kararsız kollarıyla beni kucakladığı o yer: Araf.
Bir zamanlar insanın en büyük cehenneminn o geminin belirsizlikte savrulması sanırdım. Bir zamanlar insanın en büyük cehenneminin araf olduğunu sanırdım ve yine o zamanlar bu düşünce paslı çizilerle aklıma kazınmıştı.
Aklıma nereden kazındığını bilmediğim araf kavramının zihnimde bir tahtı vardı. Öyle ki paslı çiviler ruhumu nefretle besliyor, o tahtı parçalamak istiyordum.
Kendimi modern zamanın Dante’si gibi hissediyordum. Araf kısmını sil baştan yazmak istiyordum.
Bir araftan kaçarsam özgürlüğüme hükmederim sanıyordum.
Bir taraf seçmenin insanı huzura erdireceğini sanıyordum. Ölesiye bir taraf olmak istiyordum. İnsanın 2 tarafı da içinde taşıyabileceğini reddediyordum.
Ne bir melek kadar iyiydim, ne de bir şeytan kadar kötü.
Ne hayran olunasıca güzeldim, ne de aynaları küstürecek kadar çirkin.
Ne siyahtım. Ne de beyaz. Hep griydim. Ne yaparsam yapayım en fazla grinin başka bir tonuna tutuluyordum.
Hep insanoğluna yakışır bir vaziyetteydim.
Dediğim gibi bir zamanlar araftan nefret etmiştim ve hatırı sayılır bir süre de araf nefretiyle yaşamıştım.
Ancak göz ardı etmeyi tercih ettiğim bir şey vardı. İnsanoğlu değişirdi, insan değişimin yolundan geçmeden bir ömrü tüketemezdi. Her nefes aldığı gün ayrı bir savaş vermeye hazırken bazen de nasıl olduğunu anlamadan savaştığı tarafa geçebilirdi.
Hayır, bu barıştığı için olmazdı. Değiştiği için olurdu.
Olduğum şeyle savaşırken değiştiğimi fark etmemiştim. Böylece ona daha çok hizmet etmiştim.
Düşüncelerim demirden daha güçlü zannederken onlar mevsim değiştiriyordu. Sonbaharın kasveti yerini ilkbaharın dinginliğine bırakmıştı. Hiçbir mevsim sonsuza dek hüküm sürmüyordu.
Bir gün ne olduğunu tanımadığım o griden kaçmaya çok yaklaştım. Amacım bir tarafa sığınmaktan başka bir şey değildi.
Önce siyaha gittim. Zihnimdeki karmaşayı dindirecek olan siyahın karanlığıdır, dedim. Gördüklerimle yanıldığımı anında anlamıştım, dünyam başıma yıkılmıştı. Burası olmak istediğim yer değildi, olmak istediğim yerin önünden bile geçmiyordu.
Karanlık griden bile korkutucuydu. Bu karanlıkta yolumu bulamazdım, burada kendimi de kaybederdim. Bir daha da ne kendimi ne ışığı bulamazdım.
Sonra beyaza gittim. Parlaklığı gözümü kamaştırmıştı. Kusursuzdu. Ama kusursuzluğu en büyük kusuruydu. Orada da fazla kalamazdım. Bu parlaklık kör ederdi, mahvolurdum. Bir hayal kırıklığı yine kalbimi dağladı.
Oysa gri iki taraf gibi de değildi. Hem siyahı hem beyazı içinde barındırmasına rağmen onlara benzemiyordu. Bir tarafa mahkumsun demiyordu, katı kuralları yoktu. Özgürlük buradaydı. Asıl özgürlük uçların savaşında değil grinin belirsizliğindeydi.
Kaçarsam değil, kalırsam özgür olurdum.
Ben de öyle yaptım. Kaçtığım yere koşarak geri döndüm.
Kalıplara sığmamak, mecbur olmamak, ne siyah ne de beyaz olmak, arafta olmak en büyük özgürlüktü.
Gemi hep fırtınada kalamazdı. Hep durgun sularda kalırsa da okyanusa açılmanın bir anlamı olmazdı.
Artık Modern zamanın Dante’si olmak istemiyordum. İstifa etmenin zamanı gelmişti.
Üç tarafı da görmek olduğum tarafın değerini anlamamı sağlamıştı.
Şimdilerde gri bir gökyüzü altında limandan daha yeni adımlamış bir gemiyi seyrediyorum ve nefes aldığımı hissediyorum.
Belki de Dante olmaya gerek yoktu.
Belki de araf hiçbir zaman kaçılması gereken bir yer olmamıştı.
Belki de insan araftan kaçmamalıydı.
