Lavinya Dergisi
KOCAMAN AYAKKABILAR, KÜÇÜK ADIMLAR: BÜYÜMEMİŞ YETİŞKİN SENDROMU
Başak TOHUMCU
İnsanın iç dünyasını anlamak psikolojinin bilimsel misyonudur; o dünyayı ifade edilebilir kılmak ise yazının anlatı gücüdür.
Yetişkinlerden görüşme esnasında sıklıkla duyduğum cümlelerden biri şudur: “Hiçbir şey yapasım gelmiyor; başka biri benim yerime de yapsın.” Bazen bu ifadenin ardında geçici bir tükenmişlik hâli yer alırken, bazen de kaçınma, erteleme ve kısa süreli rahatlama ile pekişen kronik bir işlev örüntüsü bulunur. Popüler dilde “Peter Pan Sendromu” olarak adlandırılan bu durum DSM-5’te bağımsız bir tanı değildir; ancak klinik pratikte sorumluluğu geciktirme, özerklikten kaçınma ve “çocuk kalma” stratejilerinin birlikte seyrettiği bir gözlem çerçevesi sunar. Benim formülasyonumda ise “büyümemişlik”, tek bir etiket olmaktan ziyade; nörobilişsel kapasite, ilişkisel geçmiş ve içinde bulunulan yaşam koşullarının kesişiminde ortaya çıkan bir gelişim tıkanmasıdır.
Bu tıkanma; erken ilişkilerde gelişen bağlanma örüntüleri, başkalarıyla yakın kalırken benlik sınırlarını koruyabilme becerisi, karar almayı mümkün kılan özerklik duygusu ile planlama ve duygu düzenleme kapasitesinin birlikte etkisiyle şekillenir. Bağlanma kuramına ilişkin çalışmalara bakıldığında, John Bowlby’nin içsel çalışma modelleri ve Mary Ainsworth’un deneysel gözlemleri, erken bakım ilişkilerinin yetişkinlikte “yakınlık–özerklik” dengesinin temel belirleyicilerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Güvenli bağlanmanın, bireyin hem ilişki içinde kalabilmesini hem de özerk kararlar alabilmesini desteklediği; buna karşılık güvensiz bağlanma örüntülerinin aşırı bağımlılık, kaçınma ya da kararsızlıkla ilişkili olduğu tutarlı biçimde gösterilmiştir. Aile sistemleri perspektifinde ise Murray Bowen’ın ayrışma kavramı, bireyin yakın ilişkilerden kopmadan kendi benliğini koruyabilme kapasitesini açıklamakta; ayrışmanın düşük olduğu yapılarda özerkliğin çoğu zaman suçluluk ve terk edilme kaygısıyla birlikte yaşandığını göstermektedir.
Özerklik gereksinimi açısından bakıldığında, Edward L. Deci ve Richard M. Ryan tarafından geliştirilen Öz-Belirleme Kuramı, psikolojik iyi oluşun ancak özerklik, yeterlik ve ilişkisellik ihtiyaçlarının birlikte karşılanmasıyla mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kuram çerçevesinde yürütülen araştırmalar, aşırı koruyucu ya da helikopter ebeveynlik tutumlarının özellikle özerklik ihtiyacını aşındırdığını; bunun da yetişkinlikte karar alma güçlüğü, başlatamama ve yoğun dış onay ihtiyacıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Nitekim Prof. Dr. Helena Schiffrin ve çalışma arkadaşlarının bulguları, helikopter ebeveynliğin artmış kaygı ve depresyon belirtileriyle birlikte seyrettiğini; bireyin kendi başına başa çıkma kapasitesini zayıflattığını ortaya koymaktadır.
Gelişimsel zamanlama açısından ele alındığında, Jeffrey Jensen Arnett’in tanımladığı beliren yetişkinlik döneminde (18–29 yaş), eğitim, iş ve aile kurma gibi geçişlerin yapısal olarak uzayabildiği görülmektedir. Arnett’in araştırmaları, ekonomik belirsizlikler, güvencesiz istihdam koşulları ve dijital konfor alanlarının bu dönemde sorumluluk alma süreçlerini geciktirebildiğini; bağımlı düzenleme biçimlerinin daha uzun süre sürdürülebildiğini göstermektedir. Bu bağlamda sorumluluğu başkasına devretme ve yönlendirilme arzusu, kısa vadede kaygıyı azaltan işlevsel bir çözüm gibi görünse de, uzun vadede gelişimsel ilerlemeyi sınırlayan bir döngüye dönüşmektedir.
İlişki ve aile bağlamında bu döngü çoğu zaman bağlılık ile bağımlılığın birbirine karışmasıyla görünür hâle gelir. Oysa bağlılık, yakınlık ve özerkliğin birlikte taşınabildiği bir kapasiteyi ifade ederken; bağımlılıkta içsel yatıştırma işlevi başkasına devredilir. Bu durumda ilişki krizleri aşırı güvence arama, kontrol ya da kaçınma yoluyla yönetilmeye çalışılır. Aşırı ebeveynlik deneyimi olan bireylerde bu örüntü, yetişkin çift ilişkilerinde sıklıkla “eş-ebeveyn” dinamiğine dönüşür; komut verme, denetleme ve hata düzeltme ilişki dilinin merkezine yerleşir. Doç. Dr. Robert F. Bornstein’ın bağımlı ilişki örüntülerine ilişkin çalışmaları, bu yapıların hem bireysel ruh sağlığı hem de ilişki doyumu açısından uzun vadeli maliyetler ürettiğini göstermektedir.
Klinik pratikte “büyümemiş” yetişkinlik çoğu zaman tekrarlayan işlevsel halkalarla kendini gösterir. Erteleme–rahatlama döngüsü bu halkaların başında gelir: sorumlulukların son ana bırakılması, teslim sonrası kısa süreli bir ferahlama ve ardından aynı döngünün yeniden kurulması. Yürütücü işlevler alanındaki araştırmalara bakıldığında, Russell A. Barkley’nin çalışmaları; planlama, zaman yönetimi ve öz-denetimdeki güçlüklerin kronik erteleme davranışlarıyla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Barkley’nin özellikle vurguladığı üzere bu güçlükler bir motivasyon ya da karakter sorunu değil, davranışı zaman içinde organize etmeye yönelik nörobilişsel süreçlerin yetersizliğidir.
Müdahale süreci, bu halkaları tek tek ele almaktan ziyade, bütüncül bir klinik formülasyonla başlar. Bağlanma ve ayrışma düzeyi, yürütücü işlevler ve duygu düzenleme profili ile tetikleyici düşünce–davranış zincirleri aynı harita üzerinde değerlendirilir. Bilişsel düzlemde felaketleştirme ve zihin okuma gibi hatalar çalışılırken; davranışsal düzlemde büyük hedefler mikro adımlara bölünür. Yürütücü işlevleri desteklemek için tek ve tutarlı dışsal sistemler kurulur; zamanın görünür hâle getirilmesiyle unutkanlık ve dağınıklık kişilik kusuru olmaktan çıkarılıp yönetilebilir süreçler hâline getirilir. Duygu düzenleme çalışmalarında ise, kısa vadeli rahatlama sağlayan kaçınma davranışları yerine uzun vadeli hedeflerle uyumlu tepkiler güçlendirilir.
Çift ve aile ekseninde müdahale, ilişki dilinin yeniden yapılandırılmasını hedefler. Komut ve denetim dili; ihtiyaç, beklenti ve sınırların açıkça ifade edildiği bir iletişim biçimine dönüştürülür. Helikopter döngüleri söndürülürken, sorumluluğun paylaşılabildiği ve yakınlık ile özerkliğin birlikte taşınabildiği bir ilişki zemini inşa edilir. Süreç boyunca psiko-eğitim, kısa vadeli rahatlamanın uzun vadeli maliyetlerini danışanın kendi yaşam verisi üzerinden görünür kılar.
Sonuç olarak büyümek, yalnızca yaş almak değil; sorumlulukla temas edebilme cesaretidir. “Büyümemişlik” bir kimlik ya da sabit bir kişilik özelliği değil, öğrenilmiş ve değiştirilebilir bir işlev örüntüsüdür. Yakınlık içinde ben olabilme, özerk kararlar alabilme ve duygusal-bilişsel düzenleme kapasitesi birlikte güçlendiğinde, küçük adımlar kalıcı değişimlere dönüşür. Doğru formülasyon ve hedefli müdahalelerle, “onsuz yapamamak”tan “kendimle kalabilmek ve birlikte yürüyebilmek”e geçiş mümkündür.
“Olgunluk, insanın başkasına yaslanmadan kendi kaygısıyla kalabilme kapasitesidir.”
— Carl Gustav Jung
