Lavinya Dergisi

YİTİK AKIL-DELİLİK
Elif ÖZKAN

“Eksilen her takvim yaprağı bizi sonsuzluk penceresine bir adım daha yaklaştırırken her an’ı dolu doluya yaşamak arzusu kaplar yüreğimi. Buğday tanesinden çok olan ve her geceyi aydınlığa kavuşturan gün hatırına yaşamak her şeye ve herkese rağmen İnsanı hayatta tutan yegane gerçek. An’’ın güzelliğinin farkına varın “

Delilik asırlardır kaçılan, görmezden gelinen ve tabi korkulan bir kavram olagelmiştir. Kelimenin manasına baktığımızda ise delilik ; “ağır bir zihinsel bozukluktur”, ifadesi yer almaktadır. Daha kapsamlı ve de genel bir tanım için ise delilik ; “düşünce, inanış ve davranış bakımından toplumun kabul görmüş hal ve davranışlarından farklı olma durumu olarak açıklanmıştır. Birinci tanım bilim insanlarına kalsın, ben ikinci tanımı konuşacağım.
Henüz ilkokul sıralarındayken, bir ara tatil kitabında okumuş olduğum Albert Einsten’ın yaşam öyküsü beni bir hayli şaşırtmıştı. “Farklı” olduğu için okuldan atılmış ve yaşamının ileriki sürecinde insanlığın kaderini değiştirecek icatlara imzasını atmıştı. Toplumun farklı olanı yaftaladığı ve deli diye nitelendirdiği bilgisi o gün aklıma kazınmıştı.
Yaş aldıkça karşılaştığım bazı yazarların ve bilim insanlarının da aynı kadere kurban edildiğini okudum çokça.
Mesela; “ Dünya dönüyor “ dediği için yakılarak hayatına son verilen Galileo bundan 389 yıl önce yine aynı şekilde deli muamelesi görmüştü. Ölümüne sebep fikirler, böylesine kaçırılmış akıldan korktu ve onu yok etmenin en doğru yol olduğuna kanaat getirdi. Yok saymanın ya da öldürmenin kurtuluş olduğu sandılar belki de bu kavram kargaşasından. Oysa Erasmus, dünyanın deliliğe ihtiyacı olduğunu vurgular. Aslında bilgelik delilikten başka bir şey değildir. Kendini bilge olarak görenler de yalnızca delilerdir. Dahilik ve delilik, incecik bir çizgi…
Ne bir eksiklik ifade eder ne de bir hastalık belirtisi. Delilik sadece hiççilik?
Delilik hayatta olduğu gibi hayatın bir parçası, belki de ta kendisi olan edebiyatın da konusu haline gelmiştir elbette. Cervantes Don Kişot’ta yel değirmenlerine savaş açan bir şövalyenin hayatını anlatırken de bir parça nemalanmıştır konudan. İlk bakışta zırdelilik gibi görünen ama yolculukta hayal gücünün peşine düşüp sayısız maceraya sürüklenmek de hoşuna gider okurun. Delilik atfı yazıya dökene mi yoksa kahramana mıdır?
Tam da bu noktada Samuel Becket’ın Didi ve Gogo’sunu düşünürüz. Çünkü onlar belki de hiç gelmeyecek olan “GODOT” u bekleyen iki hiç’tir. Ve bu hiçlikte zamanın hazzına vararak gerçek deliliği gün yüzüne çıkarırlar. Tıpkı Leyla ile Mecnun dizisinin İsmail abi karakteri gibi… İçinde hayalleri, umutları yüklü belki de hiç gelmeyecek olan o gemiyi bekleyiş Didi ve Gogo’dan farksızdır.
Öte yandan bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak gören Samsa’nın haklı deliliğinden hiç birimiz şüphe dahi etmeyiz.
Edebiyat ve Felsefeyle bu kadar bütünleşmiş olan bu kavram Edgar Allan Poe ile de o ölçüde bütündür aslına bakılırsa…
Yabancı kültür kadar Türk yazınının da bir delisi mevcuttur ki o da Tezer Özlü’den başkası olamaz elbette. O Türk Edebiyatı’nın melankolik prensesidir. Başkalarının koyduğu kurallarda kaderi belli olan bir hayatı yaşamak istememe arzusu aslında onu deli kılan.
Bunca şeyden sonra Osmanlı’daki delileri de anmadan bitmemeli bu satırlar. Sahi neden deli dediler? Savaşta en önde koştukları için mi, yoksa garip giyindikleri için mi? Yoksa cesur ve cevval oldukları için mi dediler onlara “Deliler” ?
Bu yazıyı okuyan değerli okurlar kafamın içinde dönüp duran “deli “ sorulara cevap bulabilmem için sizlere ihtiyacım var! Hadi gelin en azından bir kere farklı olalım ve farklı yaşayalım. Gidilmeyen patikada bizim ayağımızın izi olsun ve en azından bir kere deli desinler hepimize!